Güncel Arşiv

BAYRAMLAŞMAYA DAVET…

BAYRAMLAŞMAYA DAVET…

Vakfımızın da üye kuruluşları arasında yer aldığı, çatı kuruluşumuz İnsan ve Medeniyet Hareketi Derneği’nin Ramazan Bayramı’nın 3.Günü, ikindi namazında, Şehzadebaşı Camii’nde (Fatih-İBB karşısı) düzenlediği bayramlaşmaya ailece katılımınızı bekleriz.

_bayramlasma3

Bahattin Yıldız Kitaplığı

Bahattin Yıldız Kitaplığı

17 Mayıs 2010 tarihinde, Afganistan’da geçirdiği elim bir uçak kazası neticesinde aramızdan ayrılan Bahattin Yıldız Ağabeyimiz’in kaleme aldığı ve Özgün Yayıncılık tarafından okuyucuya ulaşan eserleri sizler için derlemeye çalıştık.            

BAHATTİN YILDIZ; YAZARLIĞI, MÜCADELESİ

Gençliğin eğitimi için sürekli yayınların önemine değinen Bahattin Yıldız etrafını kitap ve dergi yayıncılığına teşvik ederdi. Kitaba, okumaya özel bir ilgisi vardı.

Bahattin Yıldız, 12 Eylül kudetası sonrası yurt dışı tercihini inkılâp ve cihad beldelerine doğru yaptı. Afganlı kardeşlerimizin yanında Ruslar’a karşı omuz omuza mücadele verdi. Cepheden yazdığı mektuplar Mavera’da, Gülçocuk’ta, Milli Gazete’de yayınlandı. Rahmetli Cahit Zarifoğlu “Yaz Abdülhamid, oraları yaz. Sana önemsiz gelebilir ama her şeyi yaz.” diyerek cepheye ulaştırdığı mektuplarla onu yazmaya teşvik etmiştir. Böylece bizim kardeşlerimizin hikâyesini de yazan biri var olmuştur.

“Ben iyi yazan biri değilim. Mücadelemizin hikâyesini edebiyatçı abilerimiz yazmalı. Onlar yazmayınca bize düştü bu görev.” derdi. Yaşanılan mücadelenin bir sonraki kuşaklara aktarılmasına dikkat çeker; “Mücadelelerimiz, kavgalarımız, endişelerimiz bizimle kalacak. Bizden sonraki kardeşlerimiz dahi hikâyemizi bilmeyecek. Bir şey yapan öncekilerden kopuk olduğu için kendini ilk zannedecek…” derdi.Bu bağlamda Bahattin Yıldız’ın eserleri Türkiyeli Müslümanlar için bir kazanımdır.

Afganistan’da kaldığı sürece bir gazeteci gibi Ferhat Dağcı takma adıyla oranın tarihini, Rus işgalinden önceki ve sonraki sosyal durumunu, savaşan grupları Türkiye’de çeşitli yayın organlarında insanlarımızla paylaştı. Bu çalışma Rahmet Yayıncılık tarafından “Savaşan Afganistan” adıyla 1985 yılında yayınlandı. Bizzat Afgan cihadının içinde yer alan Bahattin Yıldız anılarını; İslami mücadeleyi her zaman ve her yerde sürdüren gençlere bir hatıra niteliğinde “Cihad Günlüğü” adı altında Abdülhamid Muhaciri müstearı ile kaleme aldı.

80 öncesi adeta bir İslam ekolü hüviyetinde olan Erzurum ve oraya okumaya gelen İslamcı gençlerin yaşamları etrafında örgütlenen bir eser “Kar Çiçeği” romanı. Genç müslümanların mücadelelerinin seyrinden anekdotlar sunan, bizleri o günlere sürükleyen akıcı, romanın da ötesinde bir belgeler kitabı. Roman hicri 1400. yıla girildiği o günlerdeAkıncılar Derneği’nin 22 Kasım günü Kayseri’de yapacağı “Hicret Mitingi”ne dikkat çekmek üzere üç üniversite öğrencisinin Erzurum’dan Kayseri’ye 600 km. yi aşan “Hicret Koşusu” ile başlıyor.

Bir döneme tanıklık eden, hiç solmayacak güllerin vuslatını “Güllerin Vedası”nda hikâyeleştirdi. Yazar, 70′li yıllardan günümüze Türkiye bahçesinde yetişen güllerden;  Bilal’den Fuat’tan Taceddin’den Selami’den söz etti. Hatmiye Anne’yi, Nur Bibi’yi unutmamamızı istedi. “Onlar gittiler, giderken bir muştu gibiydiler.” dizelerini hatırlattı.

Ardından karlı sarp dağları, sınırları, çileli yolları Ferhat gibi aşarak ülkesine geri dönüşünü bir yol hikâyesi olarak “Karda Ayak İzleri” ismiyle kitaplaştırdı. Eserde kar ve kış arka planda bir tablo güzelliğinde yerini alırken; yarınsızlaşan, en yakın arkadaşı çaresizlik olan ama tek azığı umudu yüreğinde canlı tutan birinin; amansız, geçit vermeyen dağlarda bırakmış olduğu ayak izlerini görürsünüz.

 

 GÜLLERİN VEDASI

G+-llerin Vedas¦-

HİÇ SOLMAYACAK GÜLLERİN HİKAYESİ

Bahattin Yıldız’ın kaleme aldığı Güllerin Vedası, yetmişli yıllardan günümüze Türkiye bahçesinde yetişen gülleri hikaye eden bir eser. Yüreklerinizde yetiştirdiğiniz güllerden, sizin bahçenizden söz ediyor. Güllerin Vedası, okuyucuyu bu bahçeden veda eden gül olmaya imrendiriyor.

Bir döneme tanıklık eden bu belgesel nitelikteki hikayelerin sayfaları arasına tanıdık isimleri bulmanın heyecanıyla dalıyoruz. Solmayacak güllerin hikayesi sarıp sarmalıyor bizi.

Ölümü öldürmek isteyenlerin,  gözyaşlarını tutamayarak bir  solukta okuyabileceği bir eser.  Eser, dokuz ayrı bölümden oluşuyor. Her bölümde yaşananlar ortaya konmuş. Türkiye’de, Bosna’da, Afganistan’da, Tacikistan’da yaşanan acı fakat bir o kadar da gerçek tablolar bütün canlılığıyla ve akıcılığıyla karşımıza geliyor.

Güllerin Vedası, veda edenlerden değil, aslında büyük bir kavuşmadan söz ediyor. Tacettinlerden, Metinlerden, Bilallerden, Fuatlardan, Selamilerden bahsediyor bizlere. Burada konu edilen vedalaşma bildiğimiz vedalaşmalardan biraz farklı. Çünkü veda edenler hüzünlüdür, oysa burada veda eden güller can verince bir tebessümdür alıyor simalarını.”Onlar gittiler, giderken bir muştu gibiydiler” dizelerini hatırlatıyor bizlere.

Soylu bir kavgaya doğup, cenneti bedelsiz düşlemeyenlerin bitmeyen vedaları. Hiç solmayacak güllerin vuslatı. Güllerin Vedası’nda anlatılıyor.

Kendini gül yetiştirmeye adamış bir insan olan Bahattin Yıldız’a teşekkür ediyor, eline sağlık diyoruz.

 

KAR ÇİÇEĞİ

 Kar +çi+ğe¦şi                                                                                           

TARİH, GENÇLİK ve “KAR ÇİÇEĞİ”

“Kasım ayından sonra beyaz karın düştüğü, kara kışın başladığı, hayatın bir başka yaşandığı; karın, buzun, soğuğun işgal ettiği şehirdir Erzurum. Karın tadını çıplak ayaklı çocuklar ve dağlarda kayanlar çıkarır Erzurum’da. Palandöken dağları bütün ihtişamıyla kıble tarafında… Kayakçılar ve dağcılar, bir de gurbetteki Erzurumlular için bir aşktır Palandöken.”

Bu cümleler Haziran 2010’da  4. baskısı yapılan “Kar Çiçeği” adlı romanda yer alıyor.

Kitabın genel konusu İslamcı gençlik ve Erzurum. Erzurum o zaman adeta bir İslam ekolü hüviyetinde. İşte böyle bir ortamdan, gerek üniversitelerde gerekse üniversite dışında genç müslümanların mücadelelerinin seyrinden anekdotlar sunan ve bizleri o günlere sürükleyen çok akıcı ve güzel bir eser. Roman, hicri 1400. yıla girildiği günlerde Akıncılar Derneği’nin 22 Kasım günü Kayseri’de yapacağı “ Hicret Mitingi” ne dikkat çekmek üzere, Erzurum’dan Kayseri’ye koşarak giden üç üniversiteli genci ve bu koşu esnasında başlarından geçenleri anlatarak başlıyor.

Bu roman, romanında ötesinde belgeler kitabı. Kişiler, yer adları, olaylar, tümü gerçek. İnsan romanı okurken kendini nostaljik duygulara kaptırmadan edemiyor. Yıllanmış ve küllenmiş anılar depreşiyor. Havasıyla, tadıyla, kokusuyla; o günlerin özlemini sarıyor tüm benliğiniz. İnanın insan yeniden diriliyor,gençleşiyor.

“Kar Çiçeği” romanda bir kıza verilen ad. Ama bence daha sembolik bir anlamı var, “Kar Çiçeği”nin. Tüm baskılara tüm engellemelere rağmen büyümesini sürdüren İslam çiçeği…

“Kar Çiçeği”ni ben böyle anlıyorum.

 

CİHAD GÜNLÜĞÜ

Cihad G+-nl+-¦ş+-

BİR ŞEHİDİN GÜNLÜĞÜ

“Afganistan’ın bağrına birer lale olarak diktiğimiz Bilal Yaldızcı ve Tekiner Tayfur’un aziz hatırasına…” ithaf edilen kitap, bizzat Afgan cihadının içinde yer alan Abdülhamid Muhaciri’nin notlarından oluşuyor. Anılar, müslüman gençlere bir hatıra niteliğinde.

Akıcı bir üslup ve yürekten coşup gelen inançla kaleme alınan “ Cihad Günlüğü” aynı zamanda belge niteliğine sahip.

Eserin ilk bölümünde Erzurum’da özellikle üniversiteli müslüman gençlerin kampüslerden şehir merkezine doğru yaptıkları yürüyüş başarılı bir şekilde anlatılıyor: “Ocağın ilk haftası, Afganistan işgalinin ilk haftasıydı. Kampüsün bütün fakültelerinde örgenciler arasında olağanüstü bir hareketlilik vardı.”// “ İki nehrin birbirine karışması gibi iki kalabalık öğrenci grubu sosyal tesislerin önünde buluştular, düzenli bir şekilde birbirine eklendiler.”// “Yüksek İslamlılar yürüyüşün şanlı bayrağını açmışlardı. ‘ Afganistan Moskofa Mezar olacak!’ Meydanda sessizce bekleyen grup da susan bir denizin kabarması, fırtına patlaması gibi dalgalandı.”// İki bini aşkın genç insanın volkan gibi yanan yüreklerinde fırınlanıp, fışkıran seslerden meydandaki binaların camları zangır zangır titremeye başladı.

Eserin sonuna kitabın içindeki bölümlerle ilgili resimler ilave edilmiş.

Müslümanların değişik coğrafyalarda verdikleri mücadelelerin bir örneğini gözler önüne seren bu kitap, inanıyoruz ki size çok şey katacaktır.

 

KARDA AYAK İZLERİ 

KARDA AYAK ¦-ZLER¦-                                                                                         

ÇETİN BİR YOL HİKAYESİ

Gençliği İslam coğrafyasında cepheden cepheye heyecan taşımakla geçen Bahattin Yıldız, bu dönemlerden bir kesiti “Karda Ayak İzleri”yle gündeme getiriyor. Kitap, karlı sarp dağlardan Türkiye’ye giriş yapmak isteyen ama ülke sınırlarını kullanması sakıncalı olan kahramanımızın dağların doruğunda yaşadığı mücadelesini anlatıyor.

Bir dağın iki yüzünün anlatıldığı kitapta kar ve kış, arka planda bir tablo güzelliğinde resmigeçit yapıyor. Kitabın satır aralarında göreceğiniz şey; amansız karlı dağlar ve yarınsızlaşan, tek azığı umut, en yakın arkadaşı çaresizlik olan birinin bu dağlarda bırakmış olduğu ayak izleridir.

Bahattin Yıldız’dan, bir solukta okunacak çetin bir yol hikayesi…

Pakistan İçin Acil Yardım Çağrısı…

Pakistan İçin Acil Yardım Çağrısı…

Pakistan’da üç hafta önce etkisini gösteren muson yağmurları ülkede son yüzyılın en büyük felaketinin yaşanmasına sebep oldu. Yağışlar sonrasında meydana gelen sel afetinde bin 600 kişi hayatını kaybederken yüzbinlerce insan evinden oldu. 

Pakistan’a yapılacak yardımlar için İHH’nın Fatih’teki genel merkezinde bir basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya Pakistan’dan yeni dönen İHH Başkanvekili Yavuz Dede ve Pakistan İstanbul Başkonsolosu Dr. Yusuf Cüneyt katıldı.

Yavuz Dede yaptığı konuşmada Pakistan’ın yüzde 70’inin sel suları altında kaldığını söylerken sel felaketinden 30 milyona yakın insanın etkilendiğini dile getirdi. Hala ulaşılamayan bölgeler olduğuna dikkat çeken Dede, asıl bilançonun sel sularının çekilmesinden sonra ortaya çıkacağını söyledi.

İHH Pakistan’a kargo uçağı gönderecek

İHH olarak sel afetinin 3. gününde yardım çalışmaları için bölgeye ulaştıklarını belirten Dede, öncelikli olarak insanlara sıcak yemek verildiğini ve gıda kumanyası dağıtıldığını belirtti.

Dede, Pakistan’a yardım için bir kargo uçağı organize ettiklerini, uçağın birkaç gün içerisinde yola çıkacağını belirtti ve ekledi: “Uçağımızın biran önce yola çıkması için malzeme eksikliğinin tamamlanması gerekiyor. Bunun için hayırsever iş adamlarımızdan destek bekliyoruz.”

Bölgede öncelikli olarak temiz su, gıda, ilaç ve giysiye ihtiyaç olduğunu ifade eden Yavuz Dede sözlerine şu şekilde devam etti: ‘‘Şu anda sel felaketinden ölenlerin sayısı bin 600 olarak gösteriliyor ancak bölgeye gerekli yardımlar ulaştırılmazsa açlık ve hastalık sebebiyle ölümler başlayacak. Halkın önemli geçim kaynağı olan tarım alanları sel suları altında kaldı.

Asıl sorun sel sularının çekilmesinden sonra başlayacak. Çok acil bir şekilde bölgeye gıda, temiz su, ilaç gibi temel ihtiyaç malzemesi ulaştırılması gerekiyor. Selin hemen ardından bölgeye 100 bin dolarlık yardım yaptık. Ancak yeterli değil halkımızın desteği ile daha fazla kişiye ulaşmamız lazım.’’

Pakistan Başkonsolosu çarpıcı rakamlar verdi

Yavuz Dede’nin ardından bir konuşma yapan Pakistan Başkonsolosu Dr.Yusuf Cüneyt, sözlerine Türkiye halkına teşekkür ederek başladı. Türkiye ve Pakistan’ın birbirini çok iyi anlayan iki kardeş ülke olduğunu söyleyen Cüneyt, yaraları sarmak için Türkiye halkının desteğini istedi. Pakistan’da yaşanan sel felaketinin son yüzyılın en büyük afeti olduğunu dile getiren Cüneyt,  ülkede henüz asıl zararın belirlenemediğine dikkat çekti.

Cüneyt, sel sularının çekilmesinin ardından her şeyin netlik kazanacağını dile getirdi.

Pakistan’da karayolları ve demir yollarının zarar görmesi sonucunda pek çok bölgeye ulaşamadıklarını dile getiren Başkonsolos Yusuf Cüneyt, enerji kaynaklarının ve yiyecek stoklarının da sel suları altında kaldığını ifade etti. Başkonsolos Yusuf Cüneyt yaklaşık olarak 10-12 milyar dolarlık bir kayıp olduğunu söylerken bu rakamın daha da yükselmesinden korktuklarını söyledi. Selden 30 milyon insanın etkilendiğini belirten Cüneyt, 1 milyon evin sular altında kaldığını ifade etti.

Durumumuz vahim

Sel felaketiyle beraber çok büyük kayıplar verdiklerini hatırlatan Cüneyd Pakistan’da yaşanan durumu şöyle anlattı: “Çok önemli kaybımız var. Büyük insan kaybının yanında alt yapı ile ilgili ciddi sıkıntılar oluştu. Çok büyük miktarda kara ve demir yollarımız, enerji kaynaklarımız selden etkilendi. Sel bölgesine yardımların ulaşmasında ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bununla beraber stoklarda bulunan gıda ve yiyeceklerde selle beraber gitti. Şuan 1600 insanımızı kaybettik ancak önümüzdeki günlerde bu kayıpların artmasından endişe ediyoruz. Bu büyük felaketi sanırım tam olarak dünyaya anlatamadık. Ancak yaşadığımız felaketi Türkiye’nin anlaması lazım. Herkes bize neler yapabiliriz diye soruyor. Öncelikle acil yardım lazım. En acil olan yemek, insanların temel ihtiyaçlarının olduğu küçük paketler hazırlanabilir. İnsanların temiz suya ulaşma sıkıntısı var. Kolera ve diğer bulaşıcı hastalıklar yoğun bir şekilde yayılmaya başladı. Su temizleme tabletleri acilen gönderilmeli ki bu hastalıkların önü alınabilinsin.”

İHH

 

 

İnsan Vakfı İftarı

İnsan Vakfı İftarı

Vakfımız, 13 Ağustos Cuma günü İnsan ve Medeniyet Hareketi Derneği’nde bir iftar programı gerçekleştirdi.

Yoğun bir katılımın gözlendiği ve gönüllülerimizi bir araya getirdiğimiz buluşmamız, topluca eda edilen akşam namazı ile başladı. Keyifli bir sohbetin eşlik ettiği iftar yemeğinin ardından hazırlanan programın sunuculuğunu İsmail İleri gerçekleştirirken, Ev Grup Okumaları Programımızdaki eğitimcilerimizden Huzeyfe İnce de Kuran-ı Kerim tilavetiyle iftar buluşmamıza güzellik kattı.

Vakıf Başkanımız İlhan Yürükçü Bey’in biraradalık vurgusu ile vakıf çalışmalarının öneminden bahsettiği konuşmasının ardından programımız, kılınan teravih namazının ardından son buldu.

 

 

 

Hayırlı Ramazanlar

Hayırlı Ramazanlar

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı olarak Ramazan Ayınızı tebrik eder; içinde bulunduğumuz bu güzel günlerin bizlere hayırlar getirmesini Yüce Rabbimizden niyaz ederiz.

STK’lar Referanduma Destek Verdi

STK’lar Referanduma Destek Verdi

Aralarında çatı kuruluşumuz İnsan ve Medeniyet Hareketi Derneği’nin yanı sıra Akabe Vakfı, Anadolu Platformu, AKDAV, İHH, Araştırma  Kültür Vakfı, Fatih Akıncılar Derneği, Hikmet Vakfı, Mazlumder’in de bulunduğu kuruluşlar İstanbul-Fatih’te bulunan Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde bir araya gelerek  referandum karşısında takınacakları tutum hakkında ortak bir basın açıklaması yaptılar.

Şartlı destek kararının çıktığı ve kuruluş sözcülerinin söz alarak görüşlerini beyan ettiği toplantının sonunda kamuoyuna duyurulan ortak metin şöyle:

Darbeci Bürokrasiyi ve Yasakçı Yargıyı Geriletecek, Özgürlükleri Genişletecek Değişiklikleri Destekliyoruz!

Türkiye, 12 Eylül 1980 darbesinin 30. yıldönümünde yapılacak referandumla yeni bir sürecin evresinde bulunuyor. Bugüne kadar neredeyse hiçbir değişime uğramayan 82 Anayasası’nda 26 maddelik bir değişiklik halkın onayına sunulmaktadır.

Anayasa değişiklik paketinin referanduma gitmesini engelliyemeyen vesayet bürokrasisi ve ona eklemlenen siyasi mekanizmalar, “hayır” kampanyalarıyla bu paketin reddedilmesi için yoğun uğraş veriyorlar.

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkından, sendikal özgürlüklerin genişletilmesine, sivillerin askeri mahkemede yargılanmasına son verilmesinden, yüksek askeri şura kararlarının yargı denetimine açılmasına ve yüksek yargı kurumlarının seçim mekanizmalarının temsil kabileyitini artıracak istikamette değiştirilmesine imkan tanıyan bu paketin kabulü halinde bile, Türkiye’nin anayasa sorunu tam anlamıyla çözümlenmiş olmayacaktır.

Türkiye’nin etnik, milliyetçi ve ideolojik dayatmacı bir anayasa sorunu vardır. Anayasalar toplumda bulunan tüm kesimlerin taleplerini karşılayan TOPLUMSAL SÖZLEŞME’ler olmalıdır.Oysa 1924 Anayasası, 27 Mayıs Anayasası, 12 Mart değişikliği, 12 Eylül Anayasası hepsi ya askeri darbelerin ürünü yada toplumun taleplerini gözetmek yerine resmi ideolojik kimliği topluma dayatan jakobenlerin ürünüdür. Bu anayasaların hiç biri normal şartlarda ve serbest bir ortamda; siviller tarafından yapılmamıştır. Bu anayasalar seçilmişlerin iktidar alanını daraltmak esası üzerine kurgulanmıştır.

82 Anayasası TBMM’yi yani halkın seçmiş olduklarını, dolayısı ile resmi ideolojisini dayatarak tüm toplumu vesayet altına almıştır. Hem siyaset yapıp, hem de siyaset üstü kabul edilen kurumların varlığı, Türkiye’nin en önemli açmazıdır. Ülkemizde asker ve yargı tam bu konumdadır.Temsile dayalı sisteme kuşkuyla bakan bir anayasanın, görevleri olmadığı halde siyaset yapan kurumlara tanıdığı imkanlar vesayet sisteminin derinleşmesine neden oluyor.

Siyaset yapmaması gereken kurumlara siyaset yapma imkanı veren anayasa, siyaset yapması gereken kuruluşların ise alanlarını daraltmaktadır.

Anayasalarda, özgürlüğün kural, özgürlüğe getirilen kısıtlamaların ise istisna olması gerekir. 82 Anayasası’nda ise, neredeyse özgürlükler istisna tutulup kısıtlamalar kural haline getirilmiştir.

Halka güvenmeyen ve onun tercihlerine kuşkuyla bakan bir devlet anlayışı, ülkemizdeki sorunların derinleşmesinde önemli bir etkiye sahip. Siyasal iktidar ve devlet iktidarı olarak bölünmüş bir devlet yapısı kabul edilemez.

 Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne kadar yaşadığı tarihi, bu ikili iktidar yapısının oluşturduğu sorunların tarihi olarak da okunabilir. Son 7-8 yıl içinde, siyasal kriz olarak nitelenen bütün olayların vesayetçi bürokrasinin hukuksuz bir şekilde inşa ve işgal ettiği iktidar alanını kıskançlıkla korumasından kaynaklandığını görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin sorunlarının önemli bir kısmının kaynağı olan bu ikili iktidar yapısına son verilmesi gerekmektedir. Halkın temsil yetkisi verdiği insanların, hukukun sınırları içinde kalmak kaydıyla, müdahil olamadıkları hiçbir iktidar alanının olmaması gerekir.

Buraya kadar saymış olduğumuz ve burada ifade etmediğimiz sorunların halledilebilmesi için atılacak en önemli adımlardan bir tanesi yeni bir anayasanın yapılmasıdır. Yeni anayasa bugüne kadar yaşamış olduğumuz sorunların hallinde önemli bir girişim olacak; hem de darbe anayasalarına mahkum olma ayıbından bizi kurtaracaktır.

Ancak, bir kısım seçilmişlerin siyasi planları ve statükodan yana tavır almaları sebebiyle bugünkü meclis aritmetiği yeni bir anayasa yapmaya imkan tanımamaktadır. Bütün şartlar zorlanarak 26 maddelik bir Anayasa değişikliği paketi meclisten ancak geçirilebilmiştir…

12 Eylül 2010′da halkın oyuna sunulacak bu değişiklik girişimi bugüne kadar yapılan değişikliklerden daha kapsamlı ve vesayet sisteminin kurumsal yapılarına müdahale eden bir mahiyet arz etmektedir. Bu müdahalelerin ve değişikliklerin ona asla özgürlükçü bir anayasa özelliği kazandırmayacağını da biliyoruz. Ve halkın egemenliği söyleminin slogan olmaktan öteye geçmesi için, anayasanın halk iradesine ipotek konulmadan tam bir serbesti ile yapılması gerektiğine de inanıyoruz.

Biz aşağıda ismi yazılı olan kurumlar anayasa değişiklik paketine bu çerçevede “evet” diyeceğiz. Çünkü bu anayasa değişiklik paketinde sendikal hürriyetlerin genişletilmesi, kamu denetçiliği kurumunun ihdası ,Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı yolunun açılması, seyahat hürriyetinin genişletilmesi, özel hayatın masumiyeti, sivillerin askeri mahkemede yargılanmasına son verilmesi ve benzeri konuları düzenleyen maddeler, eskiye nazaran genellikle daha iyileştirilmiş ve insanların hayatlarına olumlu etkileyebilecek bir şekilde düzenlenmiştir.

Cumhurbaşkanının kurumlara üye seçiminde TBMM’den daha güçlü kılınması gibi bize göre eleştirecek yönleri olmasına rağmen, bu değişikliğe “evet” diyoruz. Çünkü bu değişikliklerin vesayet sisteminde gedik açan önemli düzenlemeler ihtiva ettiğini ve daha özgürlükçü bir anayasanın önünü açtığını düşünüyoruz. Bu gerekçeyle vesayetçi bürokratik yapıyı gerileteceğini, halkın özgürlük alanını da genişleteceğini düşündüğümüz değişiklikleri destekliyoruz.    

Bizler bu paketi destekliyoruz, çünkü; kapalı devre seçim sistemiyle üyelerini belirleyen HSYK ve Anayasa Mahkemesi gibi vesayet kurumlarının yapısının değişmesini istiyoruz. Tüm toplum kesimlerinin taleplerini karşılayan, sivil, özgürlükçü, ve adaleti tesisi önceleyen TOPLUMSAL SÖZLEŞME niteliğinde bir anayasa talebimizi tekrarlıyoruz.

Ev Grup Okumaları Programımızda Kayıtlar Başladı…

Ev Grup Okumaları Programımızda Kayıtlar Başladı…

Vakfımızın, ilköğretim 2.sınıf ile 7.sınıf arasındaki çocuklarımıza yönelik rehberlik çalışması “Ev Grup Okumaları” programımızda, 2010-11 eğitim dönemi kayıtlarımız başladı. Ekim ayıyla birlikte başlayacak ve haziran ayında noktalanacak olan programımız hakkında bilgi almak ve kayıt yaptırmak için bizi telefonla arayabilir veya vakıf merkezimize gelebilirsiniz.

Adres: Akdeniz Caddesi Albay Cemil Sakarya Sok. No:14 Fatih-İstanbul
Tel: (0212) 534 41 61

EV GRUP OKUMALARI PROGRAMI HAKKINDA

İnsan eğitimini çalışma alanlarının en başına koymuş olan vakfımız, bu alanda sosyal bir sorumluluğu kendi omuzlarında hissetmekte, aile ve çocuk eğitimi alanına yoğunlaşarak projelerini bir bir hayata geçirmektedir. Bu projelerden birisi de ”Ev Grup Okumaları” programıdır.

Çocuklarımıza kendi arkadaş grubu içerisinde ve ev ortamında, kendisini rahat ifade edebileceği, yeteneklerinin farkına varabileceği, ahlaki değerleri ve toplumsal davranış kalıplarını öğrenip pekiştirebileceği ve faydalı oyunlar oynayıp mutlu olabileceği bir ortam sunmak bu programın öncelikli hedeflerindendir.

Yerinde  Eğitim Rehberliği çalışmasının uygulanışı şu şekildedir

Bu programdan faydalanmak isteyen veli, çocuğunun yakın arkadaş çevresinden aynı yaş grubunda 7-8 kişilik bir grup oluşturup vakıftan “Gönüllü Eğitim Rehberi Ağabey veya Abla” talep eder. Vakıf tarafından titiz bir çalışmayla seçilip hizmet içi eğitimden geçirildikten sonra görevlendirilen bu rehber ağabey veya abla, çocuklarla ev ortamında bir araya gelir.
Gönüllü rehberimiz; misafirlik kuralları ve sohbet sıcaklığı içerisinde uyguladığı, metin okuma, güzel konuşma, güzel davranış kuralları, tarih bilinci, ahlak değerlerimiz, verimli ders çalışma teknikleri, faydalı oyunlar, zeka bulmacaları gibi etkinliklerle çocuklarımızın kendi potansiyellerini ortaya çıkarmalarına yardımcı olur, onlara adeta bir ‘hayat koçluğu’ yapar. Bu ev programına ilave olarak şehir-kültür-tarih gezileri, sanat etkinlikleri, spor karşılaşmaları, doğa gezileri ve piknik gibi ev dışı faaliyetlerle grup içerisinde sevgi, saygı, nezaket, güleryüzlülük, sabır, paylaşma ve fedakarlık gibi hasletlere dayalı güçlü bir arkadaşlık ortamının oluşmasına gayret eder. Sürekli olarak çocukların motivasyonlarını, yaşama sevinçlerini ve arkadaşlık duygularını diri tutmaya çalışır. Onların kendi başlarına sorumluluk alıp yerine getirmelerine, şahsiyetlerini güçlendirmelerine yardımcı olur. Haftada bir gün yapılan bu çalışma, veli talep ettiği takdirde her hafta farklı bir çocuğun evinde olmak üzere 26 hafta devam eder.

“Gönüllü Eğitim Rehberleri”

”Ev Grup Okumaları” çalışmasının uygulayıcısı, “Gönüllü Eğitim Rehberi” ağabey ve ablalardır. Bu kardeşlerimiz, birikim sahibi ve hayatı tanıyan eğitimli gençlerdir. Çocuk psikolojisinden anlayan, onun dünyasına girebilen, çevresi ile iyi ilişkiler kurabilen, okuyan, araştıran, sürekli kendini geliştirme gayretinde olan gönüllü insanlardır. Vakfımızın çocuk eğitimi komisyonu tarafından titiz bir çalışmayla seçilirler, daha sonra hizmet içi eğitim seminerlerine katılarak bu çalışmanın uygulanışı hakkında detaylı bilgi sahibi olurlar. Ayrıca düzenli olarak eğitimci zümre toplantılarında bir araya gelerek uygulamalarla ilgili fikir alışverişinde bulunurlar. İleride büyük ürünler verecek bir fidanın yeşerip gelişmesini sağlayan sabırlı bir bahçıvan olmaları gerektiğinin şuuruyla hareket ederler.

Bahattin Ağabey’i Uğurladık…

Bahattin Ağabey’i Uğurladık…

Afganistan’ın Kabil şehri yakınlarında 17 Mayıs 2010 tarihinde düşen uçakta şehid olan İnsan ve Medeniyet Hareketi öncülerinden Ağabeyimiz Bahattin Yıldız ve İHH Asya Sorumlusu Faruk Aktaş’ın cenazeleri 28 Ağustos 2010 Çarşamba günü ikindi namazına müteakip Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı şehitliğinde defnedildi.

Fatih Camii’nde düzenlenen cenaze törenine İnsan ve Medeniyet Hareketi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Mehmet Güney ve İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı. Cenaze töreni için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden ve İzmir, Erzurum, Bursa gibi Türkiye’nin  bir çok şehirleriden Bahattin Yıldız’ın dostlarının geldiği görüldü.

Cenaze töreninde konuşma yapan İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım, Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş’ın yetimhane projesi için Afganistan’a gittiklerini ve orada şehit olduklarını söyledi. Bülent Yıldırım konuşmasında İHH’nın Afganistan’da 4 yetimhane açacaklarını ve bu yetimhanelere Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş ile aynı uçakta bulunan iki Afgan gönüllünün isimlerinin verileceğini açıkladı.

İnsan ve Medeniyet Hareketi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Mehmet Güney ise yaptığı konuşmada Bahattin Yıldız’ı 35 senedir tanıdığını ve bir şehit gibi yaşadığına tanık olduğunu anlattı. Bahattin Yıldız’ın hayatının her anında güzelliklerin, vefanın, istikametin olduğunu söyleyen Mehmet Güney, bu duruma yalnız kendilerinin şahitlik etmediğini, dünyanın değişik yerlerinde Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş için kılınan gıyabi namazlarında tanıklık ettiğini söyledi.

Fatih Camii’nden çıkan topluluk, Edirnekapı Şehitliği’ne kadar şehitlerin cenazelerine yürüyerek eşlik etti. Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş defnedildikten sonra şehitlerin dostları taziye ve hatim için İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin genel merkezinde buluştu. Genel merkezde şehitler için Kuran’ı Kerim ve hatim duası okundu.

 

 
 

 

“Bir Yıldız Gibi Kayarak Ayrıldı Aramızdan”

“Bir Yıldız Gibi Kayarak Ayrıldı Aramızdan”

Bir süre önce Afganistan’da geçirdiği elim bir uçak kazası neticesinde şehadete uğurladığımız Bahattin Yıldız Abimiz için Yönetim Kurulu Üyemiz ve Özgün Yayıncılık’ın sahibi Cemal Balıbey’in kaleme aldığı duygu ve özlem dolu metni sizler için yayınlıyoruz:

“Bir Yıldız Gibi Kayarak Ayrıldı Aramızdan”

1983′lü yıllardı. Topkapı’da Siyasallı öğrencilerin kaldığı öğrenci evinde Bahattin abi ile bir ziyaretteyiz. Erzurum ortak noktaları olması hasebiyle Bahattin abiyle biraz daha samimi konuşan kişiyi gözüm bir yerden ısırıyor. O da beni daha öncelerden hatırladığını söylüyor. Sohbet devam ederken tanışıklığımızın nerelerde kesiştiği konusundaki ihtimalleri sıralıyoruz. 1979 yılında İzmir İlahiyat Fakültesi’nin arkasındaki çamlıkta kurulan bir kamp çadırı ikimizinde cevabı oluyor. Ben Siyasallı Mustafa ile o günleri hatırlamanın sevincini yaşarken Bahattin abi: “Siz birbirinizi hatırladınız, asıl çadırı oraya kuran benim. Beni nasıl hatırlamazsınız?” diyerek önce şaşırmamıza sonra da bu tevafuka sevinmemize neden olmuştu.

Bahattin abiyle otuz küsur yıl önce böyle bir bağlantımız olmuş. Aradan üç-dört yıl geçtikten sonra rabbimiz bizi İstanbul’da tekrar buluşturmuştu. O yıllarda Mustafa Siyasal’da ben Orman’da okuyordum. Bahattin abi ise Afganistan cihadından “Gazi” olarak yeni dönmüştü; 12 Eylül darbesiyle terk etmek zorunda kaldığı ülkesine. Bahattin yıldız 1

Onu üniversitelilerin sohbetine götürüyorduk. Afganistan’daki direnişi bütün sıcaklığı ve heyecanıyla anlatıyordu. O anlatırken kâh Burhaneddin Rabbani ilmi, yumuşak huyu ve tecrübesiyle yanımızda yer alıyor; kâh Hikmetyar dinamik, mücadeleci ve teşkilatçı tavrıyla öne çıkıyor; kâh Ahmed Şah Mesud üstün taktik ve askeri dehasıyla bizleri büyülüyordu. Cihad diyordu; mücahid, Afganistan, ümmet, direniş, zafer diyordu. Hepimizin kanı kaynıyordu.

90′lı yıllardı. O babacan, üstüne basa basa, kendine has vurgusuyla: “Cemal” dedi. “Gençlerimizin düşünce ve birikimlerini oluşturacak kitaplar yayınlamalıyız.” Ben bu iş için uygun biri olmadığımı söylediysem de Bahattin abinin ısrarı ve iknası işe yaradı. Özgün Yayıncılığı onun teşvikleriyle kurmuş olduk. Atikali’de sendika binası diye maruf, basık çatı katında faaliyete başladık. Paslanmış su borularından nadiren suyun aktığı, yağmurda mutfakla tuvaletin üstünün aktığı, yazın bir fırından farksız, kışın ise paltoyla titreyerek çalıştığımız bir mekânımız olmuştu.

Bahattin abi, tercüme edilecek kitapları tespit edip temin ettiği gibi, onları tercüme edecek, tashih ve redakte edecek arkadaşlarımızı da ayarlamıştı: Mahmut Osmanoğlu, Hafız Mustafa Özel, Selçuk Türkyılmaz, Musa Kırca arkadaşlarımızla birlikte bu gecekondudan hallice mekanda kamp halindeydik. Böyle bir ortamda hummalı bir çalışmaya başlamıştık. Sıcak bir yazdı. Pencereler gece-gündüz tamamen açık bir vaziyette. Yayınevi, gündüz iş yerimiz, gece evimizdi. Aynı zamanda menemen dışında yemeği olmayan bir lokantaydı bizim için. Kitapların hazırlanması noktasında Dünya Yayıncılık, İmza Dergisi’nden yardım aldık. Kapaklarımızın Hasan Aycın tarafından yapılması yine Bahattin abinin isteğiydi.

Gençliğin eğitimi için sürekli yayınların önemine değinirdi. Etrafını kitap ve dergi yayıncılığına teşvik ederdi. Özgün Yayıncılık bu derdin bir neticesiydi. Kitaba, okumaya özel bir ilgisi vardı. Yanında her zaman okuyacağı bir kitap olurdu. Bulunmadığı zaman ise: “Kendimi ayakkabısız sokağa çıkmış hissederim.” diye tarif ederdi. Eski kitapların satıldığı yer sergileri onun uğrak noktalarıydı. Bazen bu sergilerden ya da hurdacıya düşmüş bir kitabı alır gelir; bana, bu kitabı yayınlayabiliriz der gibi gösterirdi.

Birlikte, Beyazıt’ta Çınaraltında kurulan yer sergilerini geziyorduk. Hz. Ali Cenkleri, Malik Ejder Cengi, Hayber’in Fethi gibi eskilerde kalan kitapları gördük. Çok heyecanlandı. Bir kendine bir de bana olmak üzere hemen birer takım aldık. Meğer onun ilkokul birinci sınıftayken ilk dinlediği kitaplar, karların yolları kapattığı uzun kış gecelerinde, köy odasında odun sobasının etrafında açılıp okunan Osmanlıca gazavat kitaplarıymış. Battal Gazi, Destanı, Kan Kalesi, Köroğlu, Hayber Kalesi Cenkleri onu eski günlerine götürmüştü. Bahattin abideki korkusuzluk ve cesarette, çocukken dinlediği gazavat ve cenk hikâyelerin payı olduğunu düşünüyorum.

İlkokul beşinci sınıftayken babasıyla birlikte iki Yüksek İslam Enstitüsü öğrencisini ziyaret ediyorlar. O dönemler yeni basılan Seyyid Kutup – Cude es-Sahhar’ın küçük kitapçıklar halindeki “Peygamber Kıssaları” kendisine hediye ediliyor. Evde her akşam ailece bir bölüm okunuyor. “Ertesi gün sınıftaki arkadaşlara akşam okunan bir peygamberi anlatıyordum.” diye o günlerini anlatıyor. Bu kitapların Arapça orjinallerini Mısır kitap fuarından getirmişti. Tercüme ettirdiğimiz halde basmak nasip olmadı.

Yine ilkokul beşinci sınıfında babasına inşaat işlerinde yardım edip çalışıyor. Bu arada Ege Üniversitesinin inşaatında çalışan mahkûm işçileri tanıma fırsatı buluyor. “İnşaatın ileride sınıf olacak koca bir salonunda hasırlar serili; tuğlalara çakılı çivilerde tesbihler, takkeler asılıydı. Onları ilk defa tanımıştım. ‘Bunlar nurcu’ diyorlardı. Namaz vakti kırk-elli ‘mahkûm nurcu’ burada namaz kılıp tesbih çekiyorlardı.”Köy odalarında başlayan dinlemeleri, inşaattaki mahkûm nurcuların mescitlerindeki atmosferle belli bir raddeye erişmişti.

Bahattin Yıldız 12 Eylül kudetası sonrası yurt dışı tercihini inkılâp ve cihad beldelerine doğru yaptı. Afganlı kardeşlerimizin yanında Ruslar’a karşı omuz omuza mücadele verdi. Cepheden yazdığı mektuplar Mavera’da, Gülçocuk’ta, Milli Gazete’de yayınlandı. Rahmetli Cahit Zarifoğlu “Yaz Abdülhamid, oraları yaz. Sana önemsiz gelebilir ama her şeyi yaz.” diyerek cepheye ulaştırdığı mektuplarla onu yazmaya teşvik etmiştir. Böylece bizim kardeşlerimizin hikâyesini de yazan biri var olmuştur.Bahattin yıldız2

“Ben iyi yazan biri değilim. Mücadelemizin hikâyesini edebiyatçı abilerimiz yazmalı. Onlar yazmayınca bize düştü bu görev.” derdi. Yaşanılan mücadelenin bir sonraki kuşaklara aktarılmasına dikkat çeker; “Mücadelelerimiz, kavgalarımız, endişelerimiz bizimle kalacak. Bizden sonraki kardeşlerimiz dahi hikâyemizi bilmeyecek. Bir şey yapan öncekilerden kopuk olduğu için kendini ilk zannedecek…” derdi.

Afganistan’da kaldığı sürece bir gazeteci gibi Ferhat Dağcı takma adıyla oranın tarihini, Rus işgalinden önceki ve sonraki sosyal durumunu, savaşan grupları Türkiye’de çeşitli yayın organlarında insanlarımızla paylaştı. Bu çalışma Rahmet Yayıncılık tarafından “Savaşan Afganistan” adıyla 1985 yılında yayınlandı. Bizzat Afgan cihadının içinde yer alan Bahattin Yıldız anılarını, İslami mücadeleyi her zaman ve her yerde sürdüren, zamanı gelince rablerine verdikleri sözde durarak cihad meydanına çıkan müslüman gençlere bir hatıra niteliğinde “Cihad Günlüğü” adı altında Abdülhamid Muhaciri müstearı ile kaleme aldı.

80 öncesi adeta bir İslam ekolü hüviyetinde olan Erzurum ve oraya okumaya gelen İslamcı gençlerin yaşamları etrafında örgülenen bir eser “Kar Çiçeği” romanı. Genç müslümanların mücadelelerinin seyrinden anekdotlar sunan, bizleri o günlere sürükleyen akıcı, romanın da ötesinde bir belgeler kitabı. Roman hicri 1400. yıla girildiği o günlerde Akıncılar Derneği’nin 22 Kasım günü Kayseri’de yapacağı “Hicret Mitingi”ne dikkat çekmek üzere üç genç üniversite öğrencisinin Erzurum’dan Kayseri’ye 600 km.yi aşan “Hicret Koşusu” ile başlıyor.

Bir döneme tanıklık eden, hiç solmayacak güllerin vuslatını “Güllerin Vedası”nda hikâyeleştirdi. Bahattin Yıldız, 70′li yıllardan günümüze Türkiye bahçesinde yetişen güllerden; Bilal’den Fuat’tan Taceddin’den Selami’den söz etti. Hatmiye Anne’yi, Nur Bibi’yi unutmamamızı istedi. “Onlar gittiler, giderken bir muştu gibiydiler.” dizelerini hatırlattı.

Ardından karlı sarp dağları, sınırları, çileli yolları Ferhat gibi aşarak ülkesine geri dönüşünü bir yol hikâyesi olarak “Karda Ayak İzleri” ismiyle kitaplaştırdı. Eserde kar ve kış arka planda bir tablo güzelliğinde yerini alırken; yarınsızlaşan, en yakın arkadaşı çaresizlik olan ama tek azığı umutu yüreğinde canlı tutan birinin; amansız, geçit vermeyen dağlarda bırakmış olduğu ayak izlerini görürsünüz.

Bahattin abi kitaplarını kargacık burgacık bir yazıyla kâğıda yazardı. Okumakta, yazının devamını bulmakta zorluk çekerdi okuyan. 12 Eylül öncesi dönemlerde duvarlara çok mükemmel yazdığından bahsetmişti bazı arkadaşları. Çok şaşırmıştım, bir insanın kağıt ve duvar yazısı çok farklı olabilirmiş diye kanaat getirmiştim. Hatta yazının düzgünlüğü kadar ulaşılması ve silinmesi zor olan o yere “acaba kim, nasıl yazmış bu yazıyı ?” diye görenlerde merak ve hayret uyandırırmış.

Afgan cihadında önemli bir isimdi Bahaddin abi. Kabil’in ele geçirildiği ve Rabbani’nin Cumhurbaşkanı olduğu bir dönemde Afganistan’ı ziyarete gitmişti. Ayrıca orada eski dostlarından birçoğu ile görüşmüştü. Hikmetyar ile ise görüşmeden dönmüştü Türkiye’ye. Çok kısa bir süre sonra Hikmetyar’ın Almanya temsilcisi İstanbul’a gelmişti. Bahattin abi ile görüştüler. Bahattin Yıldız’ın Afganistan’da birileriyle görüşüp birileriyle görüşmemesi, bana oranın dengeleri açısından onun ne kadar önemli biri olduğunu düşündürüyor.

Bahattin Yıldız, dünyalık olana hiç hırslı olmadı. Çok sade yaşadı. Sık sık geldiği İstanbul’da yayınevinde yatar kalkardı. Sabahları çoğunlukla birlikte kahvaltı ederdik. Büyük bardakta içtiği çayının yanında, üzerini pudra şekeri ile tatlandırdığımız, “kürt böreği” diye tabir edilen kahvaltı soframız değişmezimizdi. Dava adamının sade bir hayatı olmasına, lüksten uzak durması gerektiğine inanırdı. Üzerine giydikleri de son derece sadeydi; gri ve toprak rengi tonları tercih ederdi. Kendine karşı cimri olan bu insan, etrafına, öğrencilere, ihtiyaç sahiplerine cömertti. Buna yakından şahidim. İğnesi-ipliği, sakalını kısalttığı küçük makası, çantasında olurdu. Saç ve sakalını berberden kıskanan biriydi. Makam, mevki, şan, şöhret, zenginlik vb. umurunda olmadı. Onunla bir müddet birlikte olup biraz konuşanlar, ondaki gönül zenginliğini ve güzelliğini, derinliğini hemen fark edeceklerdir. Bu haliyle benim gözümde Bahattin abi, eski tarih zamanlarından çıkıp gelmiş derviş gönüllü bir mücahiddi.

İslam coğrafyasına, Osmanlı coğrafyasına karşı ayrı bir ilgisi vardı. Haritalar elinden düşmezdi. Tarihe meraklıydı. Tarihe ait makaleler, kitaplar okur, onlar hakkında yorumlar yapardı. Düşünce ve fikir üretiminde mahirdi. Bir zamanlar edebiyat okulu olan Mavera ekibine yakın olmuş, onlarla ayrı dostlukları oluşmuştu.. Cahit Zarifoğlu’na karşı farklı muhabbeti vardı. “Onu okumaktan ziyade yakından tanımamak bir kayıptır.”derdi.” O gönül ehli, dostça yaklaşan içten biriydi.” diye anlatırdı. Bahattin abi bizim entellektüel cenaha açılan bir penceremizdi desem, abartmış olmam.

bahattin yıldızDostlarına, arkadaşlarına karşı vefalıydı. Arkadaşlarının çocuklarına ise apayrı ilgisi vardı. Onlara okumaları için kitap hediye eder, tuttuğu takımlar üzerine konuşur, ne eder yapar onlarla bir bağ kurardı. İstanbul’a her geldiğinde küçük de olsa çocuklarımıza hediyeler getirirdi. Afrika dönüşüydü sanırım. O mesafeden üç adet muzu taşımıştı çantasında, İstanbul’a kadar. “Cemal” dedi, kendine has tınısıyla: “ Bu Rıdvan’ın, bu Mehmet abinin, bu da senin.” diye muzları paylaştırmıştı. İstanbul’da belki daha iyileri vardı ama Bahattin abinin bizleri hatırlayarak başka bir kıtadan muz getirmesi, diğer seyahatlerinde de bunları tekrarlaması, benim için doğrusu çok farklı duygulardı. Vefatından beş gün önce kendi bahçelerinden bizzat topladığı iri iri eriklerle gelmişti. Son ikramını yapmıştı bizlere.

Dostluk ve vefa ona yakışıyordu. 12 Eylül’le yurt dışına çıkmak zorunda kalan arkadaşının yaşlı annesini bayramlarda ziyarete gider, onun eksikliğini bir nebze olsun kapatmaya çalışırdı. Yine Ödemişli şehid Bilal Yaldızcı’nın ailesini her 29 Ekim’de yalnız bırakmaz, gençlerle birlikte evini şenlendirirdi.

2006 yılında Keşmir deprem bölgesine yardım için gitmişti. İşi bitince eski dostlarını görmek üzere Peşaver’e geçiyor. Orada 1981 yılı Tahran’ında tanıştığı Kunduzlu mücahid İsmail ile tekrar karşılaşıyor. Kendi kaleminden özetleyelim dostluğu, vefayı: “1981, 27 Nisan’da Tahran’da bir mücahidle tanışmıştım. Bacağının biri alçılıydı. Fakat sesinden neşe saçılıyordu: Kunduzlu İsmail. Bacağındaki alçısı alınınca Herat cephesine gitmişti. Ben de Pakistan üzerine Ningarhar cephesine geçmiştim.

Tahran’daki tanışmamızdan birbuçuk yıl sonra Peşaver’deki bir ‘Mücahidîn’ hastanesindeki karşılaşmamız, yaşadığımız müddetçe unutamayacağım hayattan bir kesitti. İsmail’in sol kolu kopmış ve iki gözü de yoktu. Buna rağmen sesimden tanıdı, sarıldık. O yine neşeli davranıyordu, ben ise ağlıyordum.

1 Mayıs 2006’da Keşmir deprem bölgesinden Peşaver’e geçtim. Kunduzlu ziraat mühendisi Emini evine yemeğe davet etmişti. Akşam ezanı okunurken Emini’nin evini buldum. Misafir odasında girdiğimde 24 yıldır görmediğim İsmail de oradaydı. Yer minderinin üzerinde oturuyordu. Uzun bir süre baktım ona. Başı hafifçe öne eğikti, genç yüzü yaşlanmış; Afganistan haritası gibi, Afgan kadersizliği gibi oyuk oyuk olmuştu. Sanki bütün Afgan kırgınlığı o yüzde yansıyordu. Heyecanla selam verip seslendim. Başını sessizce kaldırıp gülümsedi. Ona sarıldım, uzun uzun sarıldım. 24 yılı ve bütün çileli Afganistan’ı sarmış gibiydim. Diz dize oturduk. Sağlam elini ve kopuk kolunu avuç içlerime aldım. On çocuğu olan ablasının onbirinci çocuğu olarak Horasan kampındaki çadırda yaşıyordu. Emini bana bir süpriz olarak 50 km. uzaklıktaki kamptan onu alıp getirmişti. Acılarım arttı. 24 yıldır böyle yaşıyordu. Afganistan içinde ya da artık kalıcı bir şehir haline gelen kamplarda binlerce İsmail vardı. Peki, her İsmail’in ona bakacak bir ablası var mıydı?”

Adem Özköse’nin getirdiği bir resmi, Cihad Günlüğü’nün son sayfalarındaki eski bir resimle karşılaştırdığımda, hikayede geçen Kunduzlu İsmail’i tanımıştım. Coğrafyanın ücra bir köşesinde gazi olmuş mücahid kardeşini uzun zaman sonra bulup muhabbetle kucaklıyor. O an her ikisinin gönlünden, kalbinden neler geçti, birbirine neler aktı, tahmin etmekte zorlanıyorum. Aradan geçen onca zamanının acısını çıkarırcasına özlemle bakışıp konuştuklarını hissediyorum resme baktıkça.

Otuz yıllık gönül beraberliğimiz vardı. Bize ve çocuklarımıza güzel bir örneklik bırakarak veda etti. Evimizde en çok konuşulan isimlerden biriydi. Yine öyle olacağını umuyorum. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.

Cemal BALIBEY
30 Haziran 2010

Dergimiz, “Eğitimde Anlayış ve Yöntem” Dosyasıyla Çıktı…

Dergimiz, “Eğitimde Anlayış ve Yöntem” Dosyasıyla Çıktı…

Vakfımızın eğitim araştırmaları dergisi “Eğitim Yazıları”, “Eğitimde Anlayış ve Yöntem” başlığını sorguladığımız 19.Sayısıyla okuyucusunun karşısına çıktı.

Eğitim konusunun farklı anlayış ve yöntemleriyle masaya yatırıldığı dergimizin bu sayısında Sabahattin Zaim, Nurettin Topçu ve Mahir İz gibi değerlerimizin hayatlarından ve fikirlerinden kesitlerin yanı sıra; Kur’an Merkezli Bir Eğitim, Bilginin Kaynakları Meselesi, Bilgi Aktarımında ve Yeteneğin Keşfinde Yeni Bir Yapılanma Önerisi başlıklı çalışmalar da yer alıyor. Ashab-ı Suffe, Okulsuz Toplum, Homeschooling (Ev Okulu) başlıklı araştırma yazılarıyla da alternatif yöntemlere de göz atmaya çalıştığımız son sayımızda, yakın bir zamanda aramızdan ayrılan Bahattin Yıldız Abimiz için kaleme alınan bir denemeyi de sizlerle paylaşıyoruz.

Genel Yayın Yönetmenimiz Ahmet Mercan’ın sayımızın “Sunuş” bölümünde belirttiği “Maharetle fazileti birbirinden ayırmayan bir eğitim anlayış ve becerisi için, çabamızı sayfalara yansıttık” niyetiyle hazırladığımız son sayımıza yazılarıyla katkıda bulunan yazarlarımız ve konuları şöyle:

Kuran Merkezli Bir Eğitim: İnsan Fıtratının İhtiyacı Olan Eğitim
Prof Dr. Burhanettin Can

Toplumun her kesiminin şikayetçi olduğu, mutlaka değiştirilmesini istediği eğitim sistemi, köklü bir irdelemeye tabi tutulup toplumun her kesimini memnun edebilecek bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Bunun için toplum, hakkını istemeli ve hakkını almak için sesini yükseltmelidir. Bu nedenle toplum her türlü günlük, kısır çekişmeden kurtulup bütünleşmelidir.

İbn Tufeyl’den John Dewey’e Doğu ve Batı Eğitim Felsefesi Karşılaştırması
Yrd.Doç.Dr.Süleyman Doğan- Çiğdem Öztürklü

Eğitim genel anlamıyla insanın iyi davranış kazanması ve sosyalleşmesi için yapılan çabalardır. Eğitim felsefesi ise; eğitimin amaçlarının meydana getirdiği ana konu üzerinde duran bir felsefi disiplindir. Eğitim felsefesine sosyal yönden bakarsak o, insanların ortak hayatının doğurduğu sorun, kural ve davranış kalıplarının sahip olduğu sosyal boyutlu eğitim olaylarını analiz eden bir alt bilgi dalıdır. Felsefe, kültür üzerine düşünce olduğuna göre, onun en önemli cephesi eğitim ve öğretim felsefesi olmalıdır. İnsanlık tarihi eğer insan olmanın tarihi ise, o her şeyden önce eğitim tarihi demektir.

Bilginin Kaynakları Meselesi
Veli Karataş

Bilgi kaynaklarından sadece biriyle yetinmek yerine bütün bilgi kaynaklarından istifade etmeye çalışmak, her birini yerli yerinde kullanmak daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. Hele hele birine yaslanarak diğerlerini inkar etmeye kalkışmak, geçersiz görmek, sistem dışına itmeye çalışmak son derece yanlış ve yanıltıcı sonuçlara götürecektir.

Ashâb-ı Suffe
Şerafeddin Kalay

Ashab-ı Suffe, hak yol için feragati, fedakârlığı, ilmi, edebi, ameli, cihadı, tebliği, öğrenip öğretmeyi, yaşayıp yaşatmayı, içtenliği, tevazuu seçen insanlardı.

Onları hayırla yâd ediyor, bizlere bırak tıkları hayırlı miras için teşekkür ediyor, Rabbimizden ecirlerini ziyadeleş­tirmesini niyaz ediyoruz….

Kurgulanmış Bir Zeminde Öğretmen Olmak
Vahdettin Işık

Okul düzeninin kaybettiği şeylerden birincisi; ilmi bir “usul” olarak ele almamasıdır. Mevcut müfredatı, mekân düzeni ve usulüyle bu sistem insanların uyumlu birer vatandaş olarak yetişmeleri için gerekli formasyonu sunma mantığıyla hareket etmekte ve öğrenciden kendisine sunulan bu çerçeveyi içselleştirmesini beklemek tedir. Bu yüzden de mevcut formatı içselleştiremeyen her öğrenci ve öğretmen sorunlu insan durumuna düşürülmektedir.

Bilgi Aktarımı ve Yeteneğin Keşfinde Yeni Bir Yapılanma Önerisi
Ahmet Mercan

Çocukların, neredeyse tamamına yakınının, “Büyüyünce ne olacaksın” sorusuna “doktor” cevabını verdiklerini biliyoruz. Bu cevabın gerçekleşme oranın da yüzde ikiyi geçmediğini biliyoruz. Böyle olduğu halde, popülitesi değişmeyen hekimlik mesleği yanında öne çıkarılmış birkaç meslek, bütün çocuklar arasında paylaşılır. Aslında bu paylaşımda çocukları suçlayamayız. Çocukları gerçekleşmeyecek bu hayale iten ortamı, “piyango zihniyeti”ni ele almamız gerekir. Her ebeveyn, çocuğun fiyakalı hayaline, içinden inanma eğilimi taşır. Ebeveynlerin, konu çocukları olduğunda, duygusal düşündükleri ve bu anlamda yönlendirmeye ihtiyaçları olduğu bilinen bir durum.

Ivan Illıch ve Okulsuz Toplum
Muhammed Öztabak

Illich’e göre okul bütünüyle ortadan kaldırılması gereken bir kurumdur. Çünkü okulu; yerleşik düzeni benimseten, otoriteye bağlılığı arttıran ve böy lece insanları kategorilere ayırıp, toplumda var olan hiyerarşiyi yasallaştıran bir kurum olarak değerlendirir. Bu açıdan bakıldığında okul; eğitimin kurumsallaşmasını sağlayarak, öğrencilere düşünme becerileri ve yaratıcılığını geliştirmekten gayet uzak kalır.

Amerika’da Yaygın Alternatif Bir Eğitim Uygulaması: Homeschooling
Muhammed Öz

Homeschooling, modern bir eğitim uygulaması olarak –esasen insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olmakla birlikte- 1960’lı yıllarda Amerika’da yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde bazı eğitimci ve yazarlar, zorunlu okul devamına karşı bir eğitim anlayışı olarak homeschooling’i ortaya koymuşlar, lokal sürdürülen uygulamaları örnek göstermişlerdir. Bu görüşü savunanlar içinde özellikle 1989 ve 1990’da New York şehrinde, 1991’de ise New York eyaletinde yılın öğretmeni ünvanını elde eden John Taylor Gatto, Dr. Raymond-Dorothy Moore çifti ve John Holt ön plana çıkmaktadır. Özellikle Holt, Ivan Illich ve eseri “Deschooling Society”den derinlemesine etkilenmiştir.

“Maarif”den “eğitim”e
D. Mehmet Doğan

Eğitim sistemine zaman zaman ciddi eleştiriler yöneltiliyor. Çok çeşitli kesimlerden gelen ilim ve fikir adamlarının eleştirileri eğitim sisteminin çıkmazları konusunda kolaylıkla görüş birliğine varılacağını gösteriyor. Ancak “ne olması gerektiği” hususunda bir görüş birliği şimdilik zor sağlanacağa benzemektedir. Eğitim sisteminin bu gününden şikayetçi olanların bir kısmı, problemlerin “yakın dünden” kaynaklandığını görmezden geliyorlar. O yılları ifade eden bir takım kavram ve fikirlerde ısrar ediyorlar.

Eğitim Üzerine Erhan Erken ile Konuştuk
Söyleşi

Aslolan insanların yaşadıkları hayat sürecinde daima Hakkın ve doğrunun yanında tercih yapmaya çalışmaları, ken­dilerinden sonraki nesle bunları aktaracak mekanizmalar kurma gayreti içinde olmaları ve adeta tarihe iz bı­rakabilmeleridir. Sonraki nesillere düşen de tarihi süreçte Hakkın ve Hakikatın gerçekleşmesi yönünde bırakılmış güzel izlerin peşini sürmek, onları canlı tutmaktır. Rahmetli Sebahattin Zaim bir röportajında şöyle diyordu; “İnsan daima kamerayla çekim yapan kameraman ve ışıkçı gibi olmalıdır. Hep doğruyu ve hakkı aydınlatmalı ve onları insanlara göstermeli, kötünün ve zararlının üzerine ışık tutmamalı ve onu insanlara mümkün olduğunca göstermemelidir.”

Türkiyenin Maarif Davası (Nurettin Topçu)
E. Bekir Dilekçi

Nurettin Topçu, batıda eğitim almış ilk Cumhuriyet aydınlarındandır. Batıda eğitim aldığı halde batılılaşmayan bir mütefekkir olması onu kendi dönemlerindeki diğer aydınlardan ayıran taraf olmuştur. Nurettin Topçu batı dünyasının felsefi ve kültürel değer yargılarını mutlaklaştırarak kendi toplumuna empoze etme cehaletinden tamamen uzaktır. Medeniyetlerin insanlık ailesinin ortak mirası olduğu anlayışını kabul etmesi ile birlikte İslam mütefekkirlerinin kendi medeniyet ilkelerini hayata hâkim kılma mücadelesi vermeleri gerektiğini sık sık vurgulamıştır. Nurettin Topçu yazmış olduğu eserleri ile çağımızda yeniden dirilecek İslam Medeniyetinin neşvünema bulması için felsefe ve düşünce alanında çalışmalar yapmıştır.

“Güzel İnsan”ın Peşinde Güzelleşen Ömür Sabahattin Zaim
Ahmet Mercan

“Hocaların hocası” iltifatına nail olan merhum Sebahattin Zaim Hoca “Unutulmaz Eğitimciler” başlığında önemli bir yere haizdir. Zaim Hoca öncelikle, bir ömür nasıl programlanır? Zaman nasıl değerlendirilir? Hedeften yeni bir hedef nasıl çıkarılır? sorularının cevabını fikir ve çalışmalarıyla ortaya koymuş, pek çok hayırlı oluşuma destek vermiş, önemli bir eğitimciydi.

Muallim Abdullah Mâhir İz
Prof. Dr. Mustafa Uzun

Mahir İz’in en önemli taraflarından biri de çok sevilen bir sohbet adamı ve iyi bir hatip olması yanında kendine has bir edâ ve sadâ ile pek güzel şiir okumasıdır. Yüksek İslâm Enstitüsü’ndeki hocalığından itibaren çeşitli fakültelerden öğrenciler başta olmak üzere üniversite hocaları, ilim, fikir ve sanat adamları ve halk ile yaptığı sohbetlerinin İstanbul’un yazları Emirgan, Arnavutköy, Yahya Efendi ve Kanlıca, kışları ise Erenköy gibi en güzel mekânlarında birer ilim, irfan ve sanat mahfeli halin de yıllarca devam etmesi olmuştur.

Rasulullah’ın Saadet Çadırında
Fatma Akari

Hoşgörülüydü Rasullullah, çocuklara karşı olan hoşgörüsü ise hepsinden üstündü. Bu kez namaz kılınıyordu saadet çadırında. Secdeye varmıştı Nebiullah. Secdeden kalkmak için sırtına binen çocuğun inmesini bekleyecek kadar bir hoşgörüye, sabra ve samimiye te sahipti O.

Peygamberler Dua Makamında
Selvigül Kandoğmuş Şahin

Dua kutlu bir sefer, ruhun miracıdır. İnsanoğlunun hayatını anlamlı kılan, eşsiz zaman dilimleridir. Hayatın güçlü ve yoğun akışı karşısında, dua; kalbî derinliğin içinden, gözyaşlarıyla, yıkayan arıtan nehirler gibi, gönülden taşan yakarışlarla yürekleri miraca taşır.

İran’da Eğitimin Tarihçesi
Ayşegül Akdemir

İran gibi son derece kadim ve farklı medeniyetlere beşiklik etmiş bir ülkedeki eğitimi konu alan bir yazı yazmak, her şeyden önce araştırma yapanı ve okuyanı sabırlı olmaya davet etmektedir. Tarihi, milattan önce 9.yüzyıla kadar dayanan İran’da eğitim ve öğretimin tarihi de Ahamenîler dönemine (M.Ö.6.yüzyıla) kadar uzanmaktadır.

Dünyaya Siğmayan Adam : Bahattin Yıldız
Ümit Boyacıoğlu

Yetim Afganlı çocukların, sıcak bir yuvası, sıcak bir aşısı olsun diye koşturduğu bir sırada vuku bulan şehadeti, sırf o çocukları bir kere daha yetim bırakmadı…

O’nu tanıyan herkes biraz yetim, biraz öksüz kaldı…

Kendi yaşamış olduğu zaman diliminde, bir tarihin şahidiydi…

Dünyayı kendine coğrafya, küçük bir köy yaptı…

egitim-yazilari19-02egitim-yazilari19-01