Basından Seçmeler Arşiv

Pakistan İçin Acil Yardım Çağrısı…

Pakistan İçin Acil Yardım Çağrısı…

Pakistan’da üç hafta önce etkisini gösteren muson yağmurları ülkede son yüzyılın en büyük felaketinin yaşanmasına sebep oldu. Yağışlar sonrasında meydana gelen sel afetinde bin 600 kişi hayatını kaybederken yüzbinlerce insan evinden oldu. 

Pakistan’a yapılacak yardımlar için İHH’nın Fatih’teki genel merkezinde bir basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya Pakistan’dan yeni dönen İHH Başkanvekili Yavuz Dede ve Pakistan İstanbul Başkonsolosu Dr. Yusuf Cüneyt katıldı.

Yavuz Dede yaptığı konuşmada Pakistan’ın yüzde 70’inin sel suları altında kaldığını söylerken sel felaketinden 30 milyona yakın insanın etkilendiğini dile getirdi. Hala ulaşılamayan bölgeler olduğuna dikkat çeken Dede, asıl bilançonun sel sularının çekilmesinden sonra ortaya çıkacağını söyledi.

İHH Pakistan’a kargo uçağı gönderecek

İHH olarak sel afetinin 3. gününde yardım çalışmaları için bölgeye ulaştıklarını belirten Dede, öncelikli olarak insanlara sıcak yemek verildiğini ve gıda kumanyası dağıtıldığını belirtti.

Dede, Pakistan’a yardım için bir kargo uçağı organize ettiklerini, uçağın birkaç gün içerisinde yola çıkacağını belirtti ve ekledi: “Uçağımızın biran önce yola çıkması için malzeme eksikliğinin tamamlanması gerekiyor. Bunun için hayırsever iş adamlarımızdan destek bekliyoruz.”

Bölgede öncelikli olarak temiz su, gıda, ilaç ve giysiye ihtiyaç olduğunu ifade eden Yavuz Dede sözlerine şu şekilde devam etti: ‘‘Şu anda sel felaketinden ölenlerin sayısı bin 600 olarak gösteriliyor ancak bölgeye gerekli yardımlar ulaştırılmazsa açlık ve hastalık sebebiyle ölümler başlayacak. Halkın önemli geçim kaynağı olan tarım alanları sel suları altında kaldı.

Asıl sorun sel sularının çekilmesinden sonra başlayacak. Çok acil bir şekilde bölgeye gıda, temiz su, ilaç gibi temel ihtiyaç malzemesi ulaştırılması gerekiyor. Selin hemen ardından bölgeye 100 bin dolarlık yardım yaptık. Ancak yeterli değil halkımızın desteği ile daha fazla kişiye ulaşmamız lazım.’’

Pakistan Başkonsolosu çarpıcı rakamlar verdi

Yavuz Dede’nin ardından bir konuşma yapan Pakistan Başkonsolosu Dr.Yusuf Cüneyt, sözlerine Türkiye halkına teşekkür ederek başladı. Türkiye ve Pakistan’ın birbirini çok iyi anlayan iki kardeş ülke olduğunu söyleyen Cüneyt, yaraları sarmak için Türkiye halkının desteğini istedi. Pakistan’da yaşanan sel felaketinin son yüzyılın en büyük afeti olduğunu dile getiren Cüneyt,  ülkede henüz asıl zararın belirlenemediğine dikkat çekti.

Cüneyt, sel sularının çekilmesinin ardından her şeyin netlik kazanacağını dile getirdi.

Pakistan’da karayolları ve demir yollarının zarar görmesi sonucunda pek çok bölgeye ulaşamadıklarını dile getiren Başkonsolos Yusuf Cüneyt, enerji kaynaklarının ve yiyecek stoklarının da sel suları altında kaldığını ifade etti. Başkonsolos Yusuf Cüneyt yaklaşık olarak 10-12 milyar dolarlık bir kayıp olduğunu söylerken bu rakamın daha da yükselmesinden korktuklarını söyledi. Selden 30 milyon insanın etkilendiğini belirten Cüneyt, 1 milyon evin sular altında kaldığını ifade etti.

Durumumuz vahim

Sel felaketiyle beraber çok büyük kayıplar verdiklerini hatırlatan Cüneyd Pakistan’da yaşanan durumu şöyle anlattı: “Çok önemli kaybımız var. Büyük insan kaybının yanında alt yapı ile ilgili ciddi sıkıntılar oluştu. Çok büyük miktarda kara ve demir yollarımız, enerji kaynaklarımız selden etkilendi. Sel bölgesine yardımların ulaşmasında ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bununla beraber stoklarda bulunan gıda ve yiyeceklerde selle beraber gitti. Şuan 1600 insanımızı kaybettik ancak önümüzdeki günlerde bu kayıpların artmasından endişe ediyoruz. Bu büyük felaketi sanırım tam olarak dünyaya anlatamadık. Ancak yaşadığımız felaketi Türkiye’nin anlaması lazım. Herkes bize neler yapabiliriz diye soruyor. Öncelikle acil yardım lazım. En acil olan yemek, insanların temel ihtiyaçlarının olduğu küçük paketler hazırlanabilir. İnsanların temiz suya ulaşma sıkıntısı var. Kolera ve diğer bulaşıcı hastalıklar yoğun bir şekilde yayılmaya başladı. Su temizleme tabletleri acilen gönderilmeli ki bu hastalıkların önü alınabilinsin.”

İHH

 

 

STK’lar Referanduma Destek Verdi

STK’lar Referanduma Destek Verdi

Aralarında çatı kuruluşumuz İnsan ve Medeniyet Hareketi Derneği’nin yanı sıra Akabe Vakfı, Anadolu Platformu, AKDAV, İHH, Araştırma  Kültür Vakfı, Fatih Akıncılar Derneği, Hikmet Vakfı, Mazlumder’in de bulunduğu kuruluşlar İstanbul-Fatih’te bulunan Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde bir araya gelerek  referandum karşısında takınacakları tutum hakkında ortak bir basın açıklaması yaptılar.

Şartlı destek kararının çıktığı ve kuruluş sözcülerinin söz alarak görüşlerini beyan ettiği toplantının sonunda kamuoyuna duyurulan ortak metin şöyle:

Darbeci Bürokrasiyi ve Yasakçı Yargıyı Geriletecek, Özgürlükleri Genişletecek Değişiklikleri Destekliyoruz!

Türkiye, 12 Eylül 1980 darbesinin 30. yıldönümünde yapılacak referandumla yeni bir sürecin evresinde bulunuyor. Bugüne kadar neredeyse hiçbir değişime uğramayan 82 Anayasası’nda 26 maddelik bir değişiklik halkın onayına sunulmaktadır.

Anayasa değişiklik paketinin referanduma gitmesini engelliyemeyen vesayet bürokrasisi ve ona eklemlenen siyasi mekanizmalar, “hayır” kampanyalarıyla bu paketin reddedilmesi için yoğun uğraş veriyorlar.

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkından, sendikal özgürlüklerin genişletilmesine, sivillerin askeri mahkemede yargılanmasına son verilmesinden, yüksek askeri şura kararlarının yargı denetimine açılmasına ve yüksek yargı kurumlarının seçim mekanizmalarının temsil kabileyitini artıracak istikamette değiştirilmesine imkan tanıyan bu paketin kabulü halinde bile, Türkiye’nin anayasa sorunu tam anlamıyla çözümlenmiş olmayacaktır.

Türkiye’nin etnik, milliyetçi ve ideolojik dayatmacı bir anayasa sorunu vardır. Anayasalar toplumda bulunan tüm kesimlerin taleplerini karşılayan TOPLUMSAL SÖZLEŞME’ler olmalıdır.Oysa 1924 Anayasası, 27 Mayıs Anayasası, 12 Mart değişikliği, 12 Eylül Anayasası hepsi ya askeri darbelerin ürünü yada toplumun taleplerini gözetmek yerine resmi ideolojik kimliği topluma dayatan jakobenlerin ürünüdür. Bu anayasaların hiç biri normal şartlarda ve serbest bir ortamda; siviller tarafından yapılmamıştır. Bu anayasalar seçilmişlerin iktidar alanını daraltmak esası üzerine kurgulanmıştır.

82 Anayasası TBMM’yi yani halkın seçmiş olduklarını, dolayısı ile resmi ideolojisini dayatarak tüm toplumu vesayet altına almıştır. Hem siyaset yapıp, hem de siyaset üstü kabul edilen kurumların varlığı, Türkiye’nin en önemli açmazıdır. Ülkemizde asker ve yargı tam bu konumdadır.Temsile dayalı sisteme kuşkuyla bakan bir anayasanın, görevleri olmadığı halde siyaset yapan kurumlara tanıdığı imkanlar vesayet sisteminin derinleşmesine neden oluyor.

Siyaset yapmaması gereken kurumlara siyaset yapma imkanı veren anayasa, siyaset yapması gereken kuruluşların ise alanlarını daraltmaktadır.

Anayasalarda, özgürlüğün kural, özgürlüğe getirilen kısıtlamaların ise istisna olması gerekir. 82 Anayasası’nda ise, neredeyse özgürlükler istisna tutulup kısıtlamalar kural haline getirilmiştir.

Halka güvenmeyen ve onun tercihlerine kuşkuyla bakan bir devlet anlayışı, ülkemizdeki sorunların derinleşmesinde önemli bir etkiye sahip. Siyasal iktidar ve devlet iktidarı olarak bölünmüş bir devlet yapısı kabul edilemez.

 Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne kadar yaşadığı tarihi, bu ikili iktidar yapısının oluşturduğu sorunların tarihi olarak da okunabilir. Son 7-8 yıl içinde, siyasal kriz olarak nitelenen bütün olayların vesayetçi bürokrasinin hukuksuz bir şekilde inşa ve işgal ettiği iktidar alanını kıskançlıkla korumasından kaynaklandığını görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin sorunlarının önemli bir kısmının kaynağı olan bu ikili iktidar yapısına son verilmesi gerekmektedir. Halkın temsil yetkisi verdiği insanların, hukukun sınırları içinde kalmak kaydıyla, müdahil olamadıkları hiçbir iktidar alanının olmaması gerekir.

Buraya kadar saymış olduğumuz ve burada ifade etmediğimiz sorunların halledilebilmesi için atılacak en önemli adımlardan bir tanesi yeni bir anayasanın yapılmasıdır. Yeni anayasa bugüne kadar yaşamış olduğumuz sorunların hallinde önemli bir girişim olacak; hem de darbe anayasalarına mahkum olma ayıbından bizi kurtaracaktır.

Ancak, bir kısım seçilmişlerin siyasi planları ve statükodan yana tavır almaları sebebiyle bugünkü meclis aritmetiği yeni bir anayasa yapmaya imkan tanımamaktadır. Bütün şartlar zorlanarak 26 maddelik bir Anayasa değişikliği paketi meclisten ancak geçirilebilmiştir…

12 Eylül 2010′da halkın oyuna sunulacak bu değişiklik girişimi bugüne kadar yapılan değişikliklerden daha kapsamlı ve vesayet sisteminin kurumsal yapılarına müdahale eden bir mahiyet arz etmektedir. Bu müdahalelerin ve değişikliklerin ona asla özgürlükçü bir anayasa özelliği kazandırmayacağını da biliyoruz. Ve halkın egemenliği söyleminin slogan olmaktan öteye geçmesi için, anayasanın halk iradesine ipotek konulmadan tam bir serbesti ile yapılması gerektiğine de inanıyoruz.

Biz aşağıda ismi yazılı olan kurumlar anayasa değişiklik paketine bu çerçevede “evet” diyeceğiz. Çünkü bu anayasa değişiklik paketinde sendikal hürriyetlerin genişletilmesi, kamu denetçiliği kurumunun ihdası ,Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı yolunun açılması, seyahat hürriyetinin genişletilmesi, özel hayatın masumiyeti, sivillerin askeri mahkemede yargılanmasına son verilmesi ve benzeri konuları düzenleyen maddeler, eskiye nazaran genellikle daha iyileştirilmiş ve insanların hayatlarına olumlu etkileyebilecek bir şekilde düzenlenmiştir.

Cumhurbaşkanının kurumlara üye seçiminde TBMM’den daha güçlü kılınması gibi bize göre eleştirecek yönleri olmasına rağmen, bu değişikliğe “evet” diyoruz. Çünkü bu değişikliklerin vesayet sisteminde gedik açan önemli düzenlemeler ihtiva ettiğini ve daha özgürlükçü bir anayasanın önünü açtığını düşünüyoruz. Bu gerekçeyle vesayetçi bürokratik yapıyı gerileteceğini, halkın özgürlük alanını da genişleteceğini düşündüğümüz değişiklikleri destekliyoruz.    

Bizler bu paketi destekliyoruz, çünkü; kapalı devre seçim sistemiyle üyelerini belirleyen HSYK ve Anayasa Mahkemesi gibi vesayet kurumlarının yapısının değişmesini istiyoruz. Tüm toplum kesimlerinin taleplerini karşılayan, sivil, özgürlükçü, ve adaleti tesisi önceleyen TOPLUMSAL SÖZLEŞME niteliğinde bir anayasa talebimizi tekrarlıyoruz.

Ramazan Ayı’na Girerken…

Ramazan Ayı’na Girerken…

Ramazan ayına yaklaştığımız, bu güzel ayın bereketinin, atmosferinin bize artık göz kırptığı şu günlerde, vakfımızın eğitim danışmanı Dr.M.Şerafeddin Kalay Hocamız’ın mübarek ayla ilgili hatırlatmalarını içeren “Ramazan ve Oruç” başlıklı yazısını sizlerle paylaşıyoruz:

RAMAZAN VE ORUÇ

Ramazan Ayı, insanlar için hidayet rehberi olan, doğru yolun, hak ve batılı, helal ve haramı birbirinden ayırmanın açık delillerini içinde barındıran Kur’ân’ın indirildiği aydır.  Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler bu ayın orucunu tutsunlar…”  (Bakara Sûresi – 185)

Evet, Ramazan Ayı, insanlık için hidâyet kaynağı, helal ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayıran net bilgilerin yer aldığı ilâhî kelamın, hayat düsturumuzun, Zikr-i Hakîm’in indirildiği ay… 

Nefsi arındırmanın, onu berraklığa erdirmenin en güzel üsluplarından biri olan oruç ibadetine zaman çerçevesi olan ay.

Rahmet ayı, feyz ve bereket ayı. Tarih boyunca nice fetihlere sahne olmuş fetihler ve nusret ayı…

Allah Rasûlü’nün;

 “Ramazan ayına ulaşan, bu ayı geçirip de mağfirete erişemeyen insana yazıklar olsun.”(1) buyurarak bizleri hem ikaz ettiği, hem de müjdele verdiği ay.

 “Cennet’te bir kapı vardır. Ona “Reyyân” denilir. Kıyamet gününde bu kapıdan oruçlular girer,”(2)

Oruç tutan insan için iki sevinç anı vardır: Birinci sevinç anı iftar anıdır. İkinci sevinç anı ise kişinin Rabbine kavuştuğu andır.” hadisleriyle de bu müjdesine yeni bir müjdeler kattığı ay…(3)

Bu güzel aya, bu feyz ve bereket ayına, bu zafer ve nusret ayına; “Hoş geldin! Safâlar getirdin! Rabbimiz seni nice yeni feyz ve bereketlere, nusretlere vesîle eylesin!” diyerek karşılıyoruz. 

*

Bu ay, birkaç ibadetin iç içe yaşandığı, gönülün mânevî hazlar için daha hassas olduğu bir aydır. Ancak “Ramazan” denince de birinci derede akla gelen ibadet, oruçtur.

Ramazan orucu, Hicretin ikinci yılında Bedir Gazvesinden önce, Şaban ayının 10. gününde farz kılınmıştır.  

İslâmî ıstılahta orucun karşılığı “savm”dır. Savm, kelime olarak; “nefsi alıkoymak, ona hâkim olmak” manalarına gelir. “Sabretmek” manasına da geldiği nakledilir. Sabretmek manası da bir açıdan öncekilerle bütünleşen bir manadır.

Orucun fıkhî manası ise şudur: “Asıl fecrin doğuşundan, güneş batıncaya kadar insanın Allah rızası için nefsine hâkim olması, onu orucu bozacak şeylerden alıkoymasıdır.”

Birinci derecede orucu bozacak şeyler de şüphesiz, yemek, içmek ve cinsî münasebette bulunmaktır.

İnsan oruç sayesinde hayvânî duygularını, hırslarını azaltır; nefsin arzu ve ihtiyaçlarını yeniden elekten geçirir, manevî duyguları, gönül hassasiyetini yeniden canlandırır, güzel hasletler ve ibadetlerle hayatına yepyeni bir canlılık, dirilik verir. Nefsini zora alıştırır, dizginleri bütünüyle ele geçiriş şuurunu yaşar, Allah için yapılan fedâkarlığın lezzetini tadar.

Oruç tutan bir mü’minin yokluğa, mahrumiyete katlanışı, yiyecek ve içecek bulamadığı için değil, Rabbinin rızasını, nefsinin arzularına tercih ettiği içindir; bilerektir, şuurladır. Böylece Allah’ın verdiği iradeyi onun emrettiği yönde kullanmanın ulvîliğini hissedecek, nefsine karşı bir mücadele örneği sergileyecektir.

Yaratıcısının emrine uyarak belli bir süre nefsini dizginleyen, onu meşru nimetlerden uzak tutan, Rabbinin rızası için yokluğa katlanma dirayetini gösteren bir mü’min, artık diğer hırslarını da dizginlemeyi öğrenecek, harama, başkalarının mallarına göz dikmeyecek, elindekini başkalarıyla meşru çerçevede paylaşmayı öğrenecek, muhtaçlara yardımın gönüle verdiği hazzı duyacak, Rahman’ın arzuladığı saflarda yer almayı kendisine şiar edinecektir.

Nitekim Ramazan ayının manevî atmosferine girip ilerledikçe gönüllerin daha çok safiyet kazandığı, iyilik etme, hayra vesile olma, fedakârlık duygularının canlanışı, şerden uzak durmak için iradelerin güçlenişi her basiret sahibinin şahid olduğu bir hayat gerçeğidir.

Bu atmosferin bütün hayatımızı kaplamasını, yeni Ramazanların yeni çiçeklerin ve meyvelerin baharı olması için niyaz ediyoruz.

*

Her ibadette olduğu gibi orucun da kendisine ait hükümleri vardır. Yeni bir Ramazan Ayı eşiğinde, hatırlatma ve zihinlerde canlandırma arzusuyla bu hükümlerden bir demet sunmada fayda olduğu kanaati taşıyoruz:

Bir kimsenin üzerine orucunun farz olması veya tuttuğu bir orucun sahih olması için;

1 – Önce o kimsenin İslâm ile şeref bulmuş olması gerekir. Oruç bir ibadettir. İbadetler Allah rızası için yapılır ve edâ eden kişi sevâba, mükâfâta erer. Allah rızası ve sevap ise gerçek iman sahibi için geçerlidir.

Müslüman olmayan bir kimse de birinci derecede îman nuruna ermekle sorumludur. İmanla şeref bulmayan bir kimse, ibadetinin mükâfatını elde edemez.

2 – Akıl sahibi olmalıdır. Şüphesiz Rabbimiz, akıl nimeti bahşettiklerini sorumlu tutar. Ne yaptığının şuurunda, idrakinde olmayanları değil.

3 – Ergenlik çağına girmiş olmalıdır. Ergenlik çağına ulaşmamış bir çocuk henüz filizlenme, gelişme, idrak ve iradesini güçlendirme, olgunlaştırma devrelerini yaşamaktadır. Henüz bütünüyle sorumluluk alacak çağda değildir.

Ancak temyiz çağına ulaşarak aklı birçok gerçeklere eren bir çocuk, oruç tuttuğunda tuttuğu bu oruç, bu nafile oruç hükmünde sayılacak, hem kendisi, hem de onu yetiştiren ve oruç tutmasına vesile olan anne-babası onun bu ibadetinden sevap kazanacaktır.

4 – Oruç tutacak kişi, sıhhatli olmalıdır. Tutuğu oruç, sıhhatine zarar vermemeli, bedenî iyileşmesine mani olmamalıdır.

Böyle bir kişi, sıhhat bulduğunda oruçlarını kaza etmeli; hastalığı şifa bulmayacak veya devamlılık gösteren bir hastalık ise fidye vermelidir.

5 – Mukim olmalıdır. Dîn-i mübîn evinden uzak diyarlarda yolculu yapan seferî insanlara birçok kolaylık tanımıştır. Seferî oldukları sırada oruçlarını açma konusunda verilen ruhsat da bunlardan biridir. Ancak seferdeki insan, içinde bulunduğu durumu iyi bulur, oruç tutmayı tercih ederse Hanefî Mezhebine göre bu ayrıca kendisine fazîlet kazandıracaktır.

6 – Kadınlar hayız ve nifas hallerinden temizlenmiş olmalıdırlar. Onların bu halleri, sıhhatlerine dikkat ve titizlik gösterecekleri bir haldir; ibadete uygun bir hal değildir. Onlar da oruçlarını temizlendiklerinde kaza edeceklerdir. 

Oruca başladıktan sonra kan gelmişse uygun olan oruçlarını bozmaları, gün batmadan temizlenmişlerse günün kalan kısmında oruçlu gibi davranmalarıdır. O gün oruçlu sayılmasalar da bu kendilerine ayrıca sevap kazandıracaktır.

*

  • Ramazan Ayı, kamerî aylardandır. Dolayısıyla hilalin güneşin batışının peşinden batı istikametinde görünüşüyle başlar.

Allah Rasûlü; “Hilali görerek oruca başlayınız, hilali görerek oruç ayına son veriniz,” buyurmuştur. Aynı zamanda hilal gözetlemek, ibadetten bir parçadır ve Ümmet-i Muhammed tarafından ihmal edilir hale getirilmesi ciddî bir kusurdur. 

Kamerî aylar ya 30 gündür ya da 29 gündür. Hiçbir zaman 28 veya 31 gün olmazlar.

  • İmsak fecr-i sâdıkın (asıl fecrin) doğuşuyla başlar. Yeme, içmeye imsaktan birkaç dakika önce son verilmesi elbette ihtiyata daha uygundur.
  • Oruçlu bir insan misvak, macunsuz fırça kullanabilir. Islak misvak (dolayısıyla da fırça) kullanılmasını mekruh gören âlimlerimiz vardır. İmam Şafiî Hazretleri de öğleden sonra misvak kullanılmasını mekruh görür.
  • Oruçlu bir insanın kan aldırması orucunu bozmaz. Ancak kendisini zayıf düşürecekse mekruh görülmüştür.
  • Vücut menfezlerinden (gözeneklerinden) giren maddeler oruç bozmaz. Vücuda sürülen zeytinyağı, krem gibi maddeleri derinin emmesi, göze damlatılan damlanın gözden genze açılan menfezden içeri girmesi gibi.

Aşı veya iğne vurdurma orucu bozar. Çünkü kan ile direk bağ kurar.

  • Kendiliğinden zorlayarak gelen bir kusuntu, geri dönmemiş, dışarı çıkmışsa orucu bozmaz.
  • Az olan kusuntu geri döndüğünde de bozmaz. Ağız dolusu diye ifade edilen çok kusuntu şahıs tarafından geri döndürülürse oruç bozulur. Böyle bir kusuntu kendiliğinden içeri dönse de İmam Ebu Yusuf’a göre yine orucu bozar. İmam Muhammed’e göre bozmaz. 0
  • Bir kadının kocasını, bir kocanın da karısını sadece öpmesiyle oruç bozulmaz.
  • Bir doktor hastasından oruç tutmamasını isterse, İslam Hukukuna göre; şayet doktor mesleğinde mütehassıs, kendisi oruç tutan ve Allah korkusu taşıyan bir kimse (fıkhî ifadeyle hâzık ve âdil) ise sözü geçerlidir. O kimsenin oruç tutması, sıhhatine zarar vermemesi, daha sonra uygun bir zamanda orucunu kaza etmesi, gerekir. Hastalığı geçici, yani iyi olacak bir hastalık değilse fidye vermelidir.
  • Kefâret, sadece niyet ederek başlanılmış bir Ramazan orucunu kasten bozmaktan dolayı gerekir. Ramazan dışında tutulan hiçbir orucu bozmaktan dolayı gerekmez. Aynı hüküm Ramazan orucunu Ramazan ayı dışında kaza eden insan için de geçerlidir. Yani kefâret gerekmez Belki böyle bir orucu bozması, durumuna bağlı olarak ona vebal getirebilir ama kefâreti gerektirmez. 

Kefâret oruç tutmamanın değil, Ramazan orucunu bozmanın cezasıdır.

  • Hamile bir kadın, kendi sıhhatine veya çocuğunun sıhhatine zarar gelebileceğinden korkuyorsa oruç tutmayabilir, bu orucunu daha sonra kaza edebilir. Çocuk emziren bir kadının durumu da böyledir.

*

Bu hükümler sıkça karşılaşılan konularla ilgilidir. Daha fazla ve geniş bilgi için ilmihallere, fıkıh kitaplarına müracaatta fayda vardır.

 Feyz ve bereket dolu günler niyâziyle…

***

——-

(1)     Hadisi Tirmizî nakleder ve sahih olduğunu söyler.

(2)     Sahih-i Müslim, Savm (2/ 808)

(3)     Sahih-i Müslim, Savm (2/ 807), Sünen-i Tirmizî (3/ 138)

Bir düşünür, Bir lider: Aliya İzzetbegoviç…

aliya

Bosna topraklarında ikinci Endülüs faciasının yaşanmasını engelleyen Bosna Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, ölüm yıldönümünde anılıyor.

Sırp işgali altındaki Bosna topraklarında ikinci Endülüs faciasının yaşanmasını engelleyen Bosna Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, ölüm yıldönümünde anılıyor.

ALTAN ALGAN’ın yazısı

Dünyada yaşayan herkes İslami uyanışı ve kendi tözünü ve özünü daha derinlemesine kavrayabilmek istiyorsa şayet, Aliya İzzetbegoviç’in kapısını çalmalıdır.

Bosna özelinde bir medeniyet ve kimlik krizi yaşayan Müslümanlar, gerek eylem adamı olarak gerekse entelektüel çıkışıyla onun üzerinden bir meydan okumayı gerçekleştirebilmiştir.

Yeniden kavuştuğu özgürlükten güç alan İzzetbegoviç, Avrupa’nın saldırgan tutumuna karşı, bütün gücüyle İslam barışını vurguluyordu. Çoğulcu bir Bosna-Hersek’in devamını savunuyor, Bosnalı Müslümanların, Hırvat ve Sırp toplumlarıyla barış içinde yaşayabileceklerini tüm dünyaya haykırıyordu.

Varoluşun özgürlüğünün acıyı teselli ettiği yıllarda kimliğini oluşturan pek çok öncü ve bilge kişilik arasında ilk aklıma gelenlerden biri kuşkusuz Aliya İzzetbegoviç’tir. Bu yüzden kısa ama bir o kadar da uzun 20. yüzyılın son on yılında kendisinden en çok bahsedilen liderlerden birisidir o.

Vakur duruşu belleğimizde ve vicdanımızda sarsıcı etkiler bıraktı her zaman. Faşist bencilliklerin içinden geçen, adeta taşlaşmış akılların yabansılıklarını, insanı yüreğinden ve zihninden kavrayarak çözüp atmaya çalışır Aliya. Bunu da sadece sözle yapmaz. Sözün yanında yazının gücüne de inanır katıksız biçimde. Öyle ki tutsaklık zamanlarında bile, acının gücünü alt edebilecek erdemli bir eylem olarak okumayı ve yazmayı asla ihmal etmez. Belki özgürlüğün yollarında yazının ve tabii ki düşüncenin tesellisi, acıları -en azından- tahammül edilebilir sınırlara çektiği içindir bu eyleme bu kadar istikrar kazandıran.

Peki, kimdir Aliya?

Üsküdarlı babaanne

Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925′te Bosanski Samac kentinde doğdu. Babaannesi Üsküdarlıdır. Kendisi ile aynı adı taşıyan dedesi Aliya İzzetbegoviç, Üsküdar’da askerlik yaparken tanıştığı Sıdıka Hanım ile evlenmiştir. Dede İzzetbegoviç, Sıdıka Hanım ile evlendikten sonra Samac kentine geri döner. Bu evlilikten beş erkek çocukları dünyaya gelir. Aliya İzzetbegoviç, iki yaşında iken ailesiyle birlikte hayatının en önemli yıllarını geçireceği Saraybosna’ya göç etti. Çocukluğundan itibaren aziz ve kerim Kur’an’ın insanın yüreğine serinlik veren atmosferinden soluklanıyordu: “Rahmetli annem çok dindar bir kadındı… Sabah namazlarına hiç aksatmadan vaktinde kalkar ve beni de kaldırırdı ki ben de Belediye binasının yakınındaki mahalle camisi olan Hadzijska Camii’ne gidebileyim… Güneş doğmak üzere ve yaşlı imam Müjezinoviç camide olurdu. Sabah namazının ikinci rekâtında daima Kur’an’ın harika surelerinden biri olan Rahman suresini okurdu. Taze bahar sabahındaki o cami, sabah namazında okunan o Rahman suresi ve civardaki herkesin saygı duyduğu o âlim; uzun zaman önce geçip gitmiş olan yılların sisleri arasında hâlâ net bir biçimde görebildiğim en güzel görüntüleri oluşturmaktadır.”

Genç Müslümanlar teşkilatı

Çocuk denecek yaştan itibaren siyasetle ilgilenmeye başladı. 1940 senesinde, okul arkadaşlarıyla birlikte Mladi Müslümani (Genç Müslümanlar) teşkilatına katıldığında henüz 16 yaşındaydı. 18 yaşına geldiğinde Batı felsefesinin tüm temel metinlerini okumuştu. Sonraki yıllarda belli başlı İslâmi referansları da dikkatle okudu ve kendisini “bilge” bir Müslüman olarak yetiştirdi. “Genç Müslümanlar”, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza gibi İslâm âlimlerinin fikirlerinden etkilenerek 1938’de Saraybosna’da kurulan ve Müslümanların sorunlarına çözümler arayan dinamik bir örgüttü.

Dünyadaki bütün Müslümanların birlik olmasını ve tek bir büyük İslam Devleti kurulmasını savunan Genç Müslümanlar, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Müslüman halk arasında büyük bir hızla destek buldu. Çıkardıkları Mücahid, İslâmî Uyanış, Zemzem, İslâm Düşüncesi gibi dergilerle fikirlerini halka yaydılar. 1945 senesinde General Jozip Broz Tito’nun başbakan olmasıyla Yugoslavya’da komünist zulüm çarkı işlemeye başladı ve “Genç Müslümanlar”, Tito rejiminin hedef tahtasına yerleştirildi. 1946 yılında, İzzetbegoviç henüz 21 yaşındayken, ilk kez tutuklanarak hapis cezasına çarptırıldı. Gerekçe, “Mücahid” adlı İslamî dergiyi çıkaranlar arasında isminin geçmesiydi. “Bölücülük ve halklar arasında nefreti körüklemek” gibi suçlamalarla 3 yıl hapis yatan Aliya, heyecanını ve kararlılığını asla kaybetmedi.

Onun ayırt edici vasıfları nelerdir? Kuşkusuz bu soruya eğilebilmek için hapisten çıkan Aliya’ya bakmak gerekecektir.

Ne muhafazakârlık, ne modernizm!

Hapisten çıktıktan sonra 1952’de ziraat fakültesine girip üç yıl okuyan Aliya, bu okulu yarıda bırakarak Hukuk Fakültesi’ne yazıldı ve 1956 yılında, hukuk diplomasıyla mezun oldu. Tito yönetiminin baskıcı uygulamaları, İzzetbegoviç’in fikirlerini ve kimliğini açıklamasını büyük ölçüde engelliyordu. O da günlük hayatta ifade edemediklerini yazmaya başladı.

1969 yılında kimi yönleri ile Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabını anımsatan İslam Deklarasyonu adlı kitabını yayımladı. Eserin evreni, Kutub’un evreninden ne çok farklı ne de aynıdır, ne çok uzak ne de yakındır. Ayrıca din kavramını ele alışı ile Mevdudi ve Ali Şeriati’yi de anımsatır bu eser. Deyim yerindeyse bu kitapla kendi evrenini toplumsallaştırır Aliya. Onun kendi kendini biçimlendirmesinin dışavurumudur bu.

İslam Deklarasyonu’nun temel düşüncesi, Müslüman kitlelerin imgelemini ancak İslam’ın yeniden canlandırabileceği ve onları bir kez daha kendi tarihlerinin aktif özneleri olmaya muktedir kılabileceği idi. Batılı fikirler bunu yapmaya muktedir değiller. Bu mesaj radikal olmakla suçlandı ki, bir bakıma da öyleydi; kaynaklara, yani öze dönüşü talep etmesi anlamında. İzzetbegoviç, Müslümanları yakın bir gelecekte yok olmaktan kurtarmak için İslâmi yenilenmeye ve Kur’an-ı Kerim’i daha sıkı bir okumaya tabi tutmaya ve onu tatbik etmeye çağırıyordu. O, Batı’yı günah keçisi yapmak yerine en sert eleştirilerini gelenekçi veya modernist olan Müslüman liderlere yöneltiyordu. Çünkü onlar İslâm’ı dünyayı yönetme tarzı yerine salt bir din olarak görüyorlardı. Özcesi kendi gerçekliğimizle karşılaşmaktan korkan muhafazakârlardan ve modernistlerden uzak bir biçimde sabırla bu evrensel gerçekliğin peşine düşer ve bizi kendimizle/kendisiyle yüzleştirir. Onun misyonudur adeta bu durum.

Düşünsel bir panorama

İnsanlık tarihinin en vahşi katliamlarından birinin yaşandığı Bosna’nın lideri olmanın yanında evrensel vicdanın sesi de olmayı başardı.

Elbette köklere ve bu köklere işaret eden dosdoğru yolun sadık kullarının mirasına sadık kalarak çok özel bir coğrafyadan, Bosna’dan seslendi. Yani doğu ile batı arasından. 1974-1975 yıllarında da Doğu-Batı Arasında İslam başlığını taşıyan kitabını yazdı. Kültürel dünyamız onu dirençli bir lider olarak tanımadan önce, düşünür olarak tanımıştı.

“Ey teslimiyet, senin adın İslâm’dır.” cümlesi ile nihayete eren Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı kitabının Türkçe olarak ilk yayınlanışı 1987′dir. Aliya bu kitabında hem kendi coğrafyasının hem de tüm zamanların düşünsel panoramasını sorumluluk bilinci ile sergiler; daha da geç olmadan belleğimizden uzaklaştırılmış olan kadim değerleri hatırlayalım diye: “Müslüman milletlerin kendi etrafında dönüp durmaktan vazgeçip gerilik, fakirlik ve bağımlılıktan kurtulmalarını; saygınlık ve aydınlık yolunda gerçekten ileriye dönük adımlar atıp kendi imanlarının efendisi olmalarını; cesaret, deha ve erdem pınarlarının yeniden akmasını istiyorsak, bu hedeflere giden yolu da göstermeliyiz. Bu yol, İslâmî düşüncenin yenilenmesi suretiyle, bireylerin özel hayatlarının her alanında İslâmî değerlerin yeşertilmesi ve Fas’tan Endonezya’ya kadar tutarlı bir Müslüman topluluğunun yaratılmasıdır.” Fikirleri yalnız Bosnalı Müslümanlar arasında değil, tüm İslam aleminde sessiz sedasız yayıldı, ta ki 1983 yılına kadar…

Soylu savaşçı

Aliya, 1983 yılında, birden “İslamî bildirge yayınlamak” suçundan tutuklanarak 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Bosna’daki Müslüman halk onu İslamî Hareket’in lideri olarak bağrına basarken, komünist yönetim 60′ına merdiven dayayan İzzetbegoviç’e Yugoslavya’nın en kötü hapishanesinde “taş kırma” cezası veriyordu.

Hapishanenin insanı yıpratan şartlarına karşı ayakta durmaya çalışırken, diğer tarafta dünyanın ilke sahibi direnişçilerine otorite sahiplerinin sık sık başvurduğu bir öneri ile karşı karşıya kalır. Dokuz yıllık mahkumiyetini çekmek üzere cezaevinde tutulurken kızları Lejla ve Sabina babalarının serbest bırakılması için girişimlerde bulunurlar. Üst düzey parti yöneticilerinden biri olan Nikola Stojonavic aracılığıyla bir pişmanlık dilekçesi yazması durumunda affedilebileceği söylenir. Dilekçeye bazı pişmanlık ifadeleri ve rejim hakkında hoş şeyler eklemesinin iyi olacağı söylenir ama o bu teklifleri tümden reddeder: “Kızlarım bana bu ruh haliyle yazılmış bir af dilekçesi bile getirmişlerdi. Onu okudum ama imzalamadım. Hapis cezam devam etti. Önümde yatmam gereken bir beş yıl daha vardı.”

Öte yandan hapiste geçen yıllar, İzzetbegoviç’i halk içinde daha da güçlendirecek, fikirleri, binlerce genç destekçisiyle birlikte dinamik bir siyasi harekete dönüşecekti.

Teslim olmayacağız!

1988’de cezai indirimden yararlanan İzzetbegoviç yeniden özgürlüğüne kavuştu ve hapisten çıkar çıkmaz da Müslümanlar tarafından kurulan Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) Genel Başkanlık koltuğuna “doğal lider” sıfatıyla oturdu. Artık onun ismi, Bosna’da 40 yıldır baskı altında tutulan ve unutturulmaya çalışılan İslam’ın yeniden doğuşunu simgeliyordu. Yeniden kavuştuğu özgürlükten güç alan İzzetbegoviç, Avrupa’nın saldırgan tutumuna karşı, bütün gücüyle İslam barışını vurguluyordu. Çoğulcu bir Bosna-Hersek’in devamını savunuyor, Bosnalı Müslümanların, Hırvat ve Sırp toplumlarıyla barış içinde yaşayabileceklerini tüm dünyaya haykırıyordu. Özünden ödün vermeyen barışçı söylemiyle Müslüman çoğunluğun desteğini alan İzzetbegoviç, 1990 yılındaki seçimlerde kendi bölgesinde komünistleri hezimete uğrattı. Bir yıl sonra da uzun zamandır için için çatırdayan Yugoslavya dağıldı.

Hırvatistan ve Slovenya, 1991 senesinde, Sırp yönetimindeki Belgrat hükümetinden bağımsızlıklarını ilan edince, İzzetbegoviç de Bosna-Hersek’te referanduma giderek, halkına “bağımsızlık isteyip istemediklerini” sordu. Bosnalı Sırpların boykot ettikleri referandumda Müslüman halkın tam desteğini arkasına alan İzzetbegoviç, 3 Mart 1992′de bağımsız Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etti. Ne var ki Sırp azınlık boş durmayacaktı. Silahlı ayaklanma başlatan Sırplar, Müslüman halka karşı korkunç bir etnik temizliğe girişti. Çoğunluğu oluşturan Müslüman halkı acımasızca katlederek veya sürerek çoğunluğu sağlayabileceklerine ve yönetimi ele geçirebileceklerine inanıyorlardı. Sırplar ağır silahlarıyla Müslüman kıyımına başladılar. İzzetbegoviç, Avrupa topraklarının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en büyük dehşeti, tam 1200 gün süren kuşatma boyunca Müslüman Boşnak kardeşleriyle birlikte yaşadı ve umudunu kaybetmeden direnişini sürdürdü. Çok acı, çok duygu, çok sevgi ve ne yazık ki çok da ölümün yaşandığı Bosna’da gadre uğrayan insanlığın, halkının ve vicdanın yanında durdu hep. Uygar barbarlığın liderleri, bu soykırıma üç yıl seyirci kaldı.

Nihayet 1995 sonunda beklenen müdahale gerçekleşti ve aynı yılın Kasım ayında Dayton Barış Antlaşması imzalandı. Ancak Amerika himayesinde gerçekleşen Dayton Barışı, “âdil olmayan” bir antlaşmaydı. 1996 yılının Eylül ayında, Aliya İzzetbegoviç, yeniden üç üyeli kolektif başkanlık divanına seçildi.

Aliya, dünya kamuoyunun “Bosna’nın İslamî özünü sulandırmaya çalıştığını” ve böylelikle de “Sırpların etnik temizlik politikasını haklı çıkarmak istediklerini” düşünüyordu. Bu düşünceler yüzünden bazen kendini “binlerce Müslüman Bosnalının hunharca öldürülmesinin tek sorumlusu” gibi görüyor, acısı büsbütün artıyordu. Acılar cezaevi yıllarında ağırlaşan kalp rahatsızlığını nüksettiriyor ve erdemli lider her geçen gün kendini biraz daha “tükenmiş” hissediyordu. Daha fazla direnmedi ve 2000 yılının Temmuz ayında istifa etti. İstifa ederken “Dünya kamuoyu Bosna’daki şartların iyileşmesini istiyor, ancak bunun bedelini Müslüman halka ödetmeye çalışıyor. Bu adil değil. Bunlar benim birlikte yaşayabileceğim şeyler değil” diyen İzzetbegoviç, “adaletsizliğe” üç yıl dayanabildi. Aliya İzzetbegoviç, 2003 yılında yatmakta olduğu Saraybosna’daki Kosova Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.

Aliya İzzetbegoviç şöhretin ve karizmanın ötesine uzanarak belleğimizde ve vicdanımızda sarsıcı etkiler yaratan bir düşünürdü.

Dünyada yaşayan herkes İslami uyanışı ve kendi tözünü ve özünü daha derinlemesine kavrayabilmek istiyorsa şayet, Aliya İzzetbegoviç’in kapısını çalmalıdır.

Kaynak: Özgün Duruş